Sunday, 6 January 2019
Sunday, 25 November 2018
Sunday, 27 May 2018
Thursday, 4 May 2017
KÜRK MANTOLU MADONNA’DA “MAHCUP YABANCILAŞMA” ÜZERİNE BİR DENEME
Hasip
Bingöl*
Giriş
Niyetine
Latin dilinde ruh hastası manasına gelen “alienus”tan müştak “alienare” kökünden
gelen “alienation” (=yabancılaşma)’nun kavramsal bağlamı dışında, felsefede kullanımı
çok eskiye dayanır. Fakat yabancılaşmayı
bir kavram olarak felsefede kullanmak Hegel’e nasip olacaktır. Kavramın
bireysel, siyasal ve toplumsal bağlamlarda, muhtelif zamanlarda kullanıldığını
biliyoruz. Bilhassa Alman filozof Karl Marx söz konusu kavramın toplumsal (geniş
bilgi için bkz. Sadık Kılıç, Yabancılaşma,
İnsana Karşı Toplumsal Süreç, İstanbul, 1984) boyutuyla
ilgilenmiştir. Kelimenin lügat manasını da göz önünde bulundurduğumuzda yabancılaşma, her ne kadar toplumsal
münasebet esnasında tezahür etse de, daha ziyade bireysel bir reaksiyon,
psikolojik bir durumdur. İnsanın içine fırlatıldığı (Heidegger) yerde, Varoluşunu idrak etmek, anlamlandırmak
için kendisine ve doğaya yönelmesiyle tebarüz eden yabancılaşma, aynı zamanda
insanın kendisine ve çevresine karşı mesafeli konuma gelmesi durumudur.
Psikiyatride normalden sapma, modern psikoloji ve sosyolojide ise başta kişinin kendisine, çevresine, içinde yaşadığı
topluma ve insanlara karşı duyulan çekiniklik ve yabancılık hissiyatı, felsefede daha farklı biçimde karşımıza
çıkar. Zira felsefî manada yabancılaşma, şeylerin, durumların bilinç için
yabancı, alakasız olması, önceleri ilgi duyulan şeylere, durumlara, iyi ilişki
halinde bulunulan kişilere karşı kayıtsızlık ve uzaklaşma, ilgi duymama,
tiksinti duyma vb. (Geniş bilgi için bkz. Paradigma Felsefe Sözlüğü)
anlamlara gelmektedir. Yabancılaşmanın edebiyatın ilgi alanına girmesi çok
eskiye dayanmasa da fazla yeni de sayılmaz. Aralarında Dostoyevski, Sartre,
Camus, Kafka, Herman Hesse, Canetti vs. dünya edebiyatının pek çok kıymetli
isminin bu konuyla ilgilendiğini, eserlerinde işlediğini biliyoruz. Osmanlı yahut
ondan tevarüs eden Türkiye edebiyatında da kimi yazarların yabancılaşma
konusuyla ilgilendiğini görmekteyiz. Ancak bu yazının konusu olmadığından
detaylara girmeyi gerekli görmüyorum. Bu yazıda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna isimli romanında
yabancılaşma konusu üzerinde durulmuştur.
devamı... Yokuş Yol'a edebiyat dergisi, Sayı: 5 https://twitter.com/yokusyola
devamı... Yokuş Yol'a edebiyat dergisi, Sayı: 5 https://twitter.com/yokusyola
Wednesday, 2 March 2016
ŞİİRİMİZDE GENÇLİK YÜRÜYÜŞÜ*
Hasip
Bingöl
Bugün genç şairlerin şiirimize yön
verdiğini, belirleyici olduklarını düşünüyor musunuz?
Açıkçası yazdığı şiirle şiire yön vermediğini
düşünen, böyle bir düşünceyi kalbinde taşıyan genç şair varsa şiirle arasına
mesafe koyması lazım. Şiir, gençliktir şeklinde klasik bir mottoyu çoğumuz
biliriz. Zira büyük şair olarak okuduğumuz, kitaplarına itibar ettiğimiz,
raflarımızdan eksik etmediğimiz şairlerin hemen hepsi en iyi şiirlerini, içinde
bulunduğu dilde şiire yön verdiği şiirlerini çok genç yaşlarda yazmışlardır. Ne
yazık ki gönül rahatlığıyla sorunuza ‘evet’ cevabı veremiyorum. Şiir gençlik
olmasına gençliktir, fakat tesir gücü yüksek genç şiir yok denecek kadar az.
Genç şairler, şiire yön veren şiirlerden ziyade ‘zıpır’ diyebileceğimiz, bu
anlamda ses getiren metinler daha ön planda. Şaşmamak lazım buna. Ne de olsa
çağımızın zirzop ruhuna uygun.
Seksen ve doksanlı yıllar şiirinden
bugünün genç şairlerine etki etmiş isimler var mıdır? Örnek verebilir misiniz?
Modern
Türkçe şiirin giderek adımlarını sıkılaştırdığı Cumhuriyetin ilk yıllarında öne
çıkan birkaç şairi istisna tutarsak, neredeyse İkinci Yeni şiiri dışında
günümüz genç şairlerini ciddi manada tesiri altına alan bir başka şiir anlayışı,
dönem yoktur diyebiliriz. Sadece günümüz genç şairleri değil, seksen ve
doksanlarda şiir yazanlar da büyük ölçüde İkinci Yeni’nin etkisi altında
kalmışlardır. Elbette seksen ve doksanların şiirinin genç şairler/şiir üzerinde
etkisi söz konusudur. Fakat genç şairleri derinden etkilediğini söylemek mümkün
değil. Zira günümüzden geriye doğru gittiğimizde –bireysel birkaç ismi istisna
tutarsak- yazılan şiirin, henüz dinelmediği, durulmadığı, tesir boyutunun
geçici olduğunu rahatlıkla müşahede etmek mümkün. Dolayısıyla bu anlamda İkinci Yeninin şiirsel algıda iyi şiir
için bir çıta olduğunu göz ardı edemeyiz. Meseleye böyle baktığımızda, seksen
ve doksanlar şiirinin İkinci Yeni şiirinin aurasının oluşturduğu atmosferin
gerisinde olduğunu müşahede etmekteyiz.
Bugün aramızda olmayan şairlerden
hangilerinin sizin şiirinizle karşılaşmasını, kitaplarınızı okumasını
isterdiniz?
Hafız-ı
Şirazî, Şeyh Gâlib derim.
Şiir kitapları yeterince satmıyor,
dergilerin ulaştığı okur sayısı oldukça az. Siz gerçekten düzenli olarak şiir
kitabı okuyan, dergi satın alan bir kitlenin olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet,
satmıyor, basılmıyor, dağıtılmıyor. Böyle bir kitleden haberdar değilim.
“Şair varsa, şiir üstüne edilmiş
her söz boşunadır.” der Turgut Uyar. Dergilerde ‘şair/şiir’ odaklı çok sayıda
yazı yayımlanıyor. Gazetelerin kitap eklerinde de yayımlanıyor; elektronik
ortamda, internet dergilerinde. Her yerden âdeta yazı fışkırıyor. Bu yazıları
besleyici, yol gösterici buluyor musunuz? Sizce şiir üzerine yazan şair/yazarlardan
öne çıkanlar kimlerdir?
Çok
isabetli söylemiş Uyar. Evet, günümüzde hem neşriyat sayısında hem de bu
neşriyatta şiir ve şair odaklı pek çok yazının yazıldığı vakıa. Okur olarak
hepsine yetişmek, okumak pek mümkün değil. Takip edebildiğimiz kadarı ile ancak
kelam edebiliriz. İyi, isabetli, derdi olan yazılar yazılıyor tabii. Bunlardan
müstefid olmaya gayret ediyorum mümkinat dairesinde. Sualde buyurduğunuz gibi
“her yerden adeta yazı fışkırıyor” ifadesi esasında meseleyi vazıh kılmaya kâfi.
Öyle ki okumayla arası pekiyi olmayan bir geleneğin içindeyiz.
Okumaz-yazarların sayısının her geçen gün arttığı bir yerde “fışkırmasın” da
n’apsın. Jüri refleksi gelişmedi bende, onunçün müsaadeniz olursa kimlerin ön
plana çıktığı hususunda sükût içinde kalayım. Hem istifade ettiğimiz
kişi/lerden adını unuttuğumuz olursa hoş olmaz, hem edebiyat camiası da
malumunuz bunu kaldırmaz.
Sizce bugün şiirimiz (ve şiirimizi
tamamlayan dergiler, yayınevleri, yıllıklar, antolojiler, şiir etkinlikleri,
ödüller de kastedilmektedir bununla) en
önemli sıkıntısı nedir?
Yekpare
olarak şiirimizin sıkıntıları nelerdir, açıkçası öyle uzun uzadıya bilemem.
Lakin şu manzarayı sanırım çoğumuz müşahede ediyoruz. Şiir, epey bir zamandır
salt bir “kur yapma” aracı olarak görülüyor, algılanıyor olmalı ki şuaradan kimilerinin
buna ayak uydurmanın gayreti içinde olduğunu rahatlıkla görmek mümkün. Öyle ki
giderek sloganlaşan, şairane, beylik ve parlak lafların mısra olarak tebarüz
ettiği bir durumla karşı karşıyayız. Hatta şiire ilişkin ne varsa, buna itibar
edilerek, dert edinerek yazılan şiir o kadar az ki… Estetik beğeni, derunî
ahenk ve musikiden nasibini almamış, adına şiir denilen metinlerin sayısı
giderek şiiri kuşatan -hakiki şiir ne ise-
onun alanını daraltan bir şey olarak
karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda Yahya Kemal’in şu sözlerini hatırlamak lazım,
derim: “Şiir, kalpten geçen bir hadisenin
lisan halinde tecelli edişidir, hissin birdenbire lisan oluşu ve lisan halinde
kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir.
Bir mısraın şiir olup olmadığı aşikârdır. Deruni ahenkle ifade edilmişse
şiirdir. Fakat duyulmaksızın, yalnız vezin ve lisan mümaresesiyle söylenen söz
şiir olmaz. Şiir bir nağmedir. Lakin Frenklerin kuğu nağmesi dedikleri çok
nadir ve halis bir cevherdir." der. Açıkçası, şiirin kalpten geçmeden
yazıldığı hissi giderek bende yerleşik hale geliyor. Bilemedim, çok mu üzerine
gidiyorum şiirin, şuaranın.
Özellikle son on yıldır, şiirle
başlayıp -şiirin yanı sıra- başka
türlerde de (roman, öykü vs) eser veren çok sayıda şair var. Şiir yazmasaydınız
öykü, roman yazmayı düşünür müydünüz? Eğer düşünüyorsanız neden(ler)ini
belirtir misiniz?
Sanatın
yekpare bir aktivasyon olduğunu düşünüyorum. Edebiyatın herhangi bir türünde
eser verenin ilelebet bu türe devam etmesi gerektiği fikri varsa -ki ben böyle
bir şeyi seziyorum- bunu kendi adıma problemli bulduğumu söylemeliyim. Mesele
derdimizi anlatmaksa, fikrimizi beyan etmekse hangi türde yazdığımız değil, ne
yazdığımız mühimdir. Roman neden olmasın, derim. Sanırım böyle bir enstrümana
şimdilerde ihtiyaç duyuyorum yahut bu kurgusal dünyada bir miktar ruhumu
dolaştırmak istiyorum.
Kitap hazırlığınız var mı? Yakın
bir zamanda yayımlamayı düşündüğünüz bir dosyanız varsa, içeriğinden kısaca söz
açar mısınız?
Bir çeviri antoloji çalışmam var.
Lakin yayımı konusunda takvim belirsizliği söz konusu…
Cevabınızın sonuna yazdığınız son
şiirin son iki- üç dizesini ekler misiniz?
muhayyer kaç hesap yaptıysam
dinmedi içimdeki histerik nöbet
dinmedi ruhumu kirleten toprakların
kokusu!
(Neftî Bir Yaz
Gecesi isimli şiirden)
Hayâl dergisi, 2015
*[Betül Dünder sordu, biz de cevaplamaya gayret ettik]
Saturday, 13 February 2016
Bİ SORU DAHA SORALIM: “Why didn’t you study?”
[Yılmaz Güney'in UMUT'u üzerine yazdığım deneme]
Hasip Bingöl
Utkular alkışlar içinde ölmeye
Mis kokular biriktirenler var
Suretini gölgeni yağmalayanlar mı
Sana adaletsiz ölümü bıraktılar?
Gülten Akın
Mahiyeti,
çerçevesi ve şartları ne olursa olsun, uğraş verilen meşgale ister sanat, ister
zanaat isterse vasat bir şey olmuş olsun,
bunda muvaffak olmanın yegâne koşulu, yaptığımız şeye inanmak ve o şeyi niçin
yaptığımızı bilmekle doğru orantılıdır. Bahanesi yoktur iyi iş çıkarmanın. İyi
işin teşhire, reklama haceti de yoktur. Bizatihi mevcudiyeti onun meşhuriyetine
kifayet eder. Zira iyi işin zuhurunu gerçekleştiren hissiyat, akıl ve marifet
ta başından itibaren işin banisine istikbalin sonsuzluğunda mutena bir mekân
tahsis eder. Daha ziyade hünerin mücessemliği ve zuhuruna dek isimler “esere
hamallık” ederken, tebarüzden sonra artık eser bu hakkı ifa etme vazifesini
üstlenir. Ancak durum her zaman böyle olamayabilir. Kimi zaman eser, sanatkârını
unutturabildiği gibi kimi zaman da sanatkârın ismi, muhtelif sebeplerden ötürü
eserin önüne geçip onu setredebilir. Ve fakat zihnimiz, daha ziyade eser-sanatkâr
birlikteliğini kulaklarımıza fısıldamakta, aklımıza ve kalbimize kazımakta,
ruhumuza nakşetmektedir. Öyle ki marifetin hünerle oluşturduğu muazzamlık
karşısında, ehl-i hayretin ve takdirkârların vicdanı birinden birinin öne
geçmesine, diğerini örtmesine, unutturmasına el vermez, buna rıza gösteremez. Bu
girizgâhtan olmak üzere denebilir ki, Yılmaz Güney ismi ve eserleri birbirini
eşitlemiş ve unutturmamak üzere ahitleşmişlerdir. Güney, bir iş yapmış olmak, tatmin
edilmesi gereken bir heves uğruna yahut adet yerini bulsun için sinemaya gönül
vermemiştir, kanımca. Onun, sinema dediğimiz çağımızın anlatı aracına müracaat
etmesi, bizatihi sözünü sese, sesini de hakikatle mücessem kılıp derdini,
derdimizi anlatması ile alakalıdır. Bu nedenledir ki Güney Sineması olabildiğince abartıya, ajitasyona ve hünerbazlığa
mesafeli, ayakları yere sağlam basan bir sinemadır diyebiliriz. Hikâyeleri
anlatılan kişiler, (başta kendi hikâyesi) her ne kadar Güney Sineması’nda
‘birey’ olarak yer almayıp bir yekûn olarak ‘toplum’a karşılık gelseler de
‘bireyin biricikliği’ önemsenir yine de. Bireyi (ama bencil değil) kendine özgü ayırıcı özellikleri ile ve onun
biricikliğine inanarak anlatma çabası güden Güney, hem öykülerinde hem kurduğu
sinema dilinde mümkün mertebe bu ‘biricik’liğe halel getirmeden ‘bireylerden
hareketle toplumu anlatma’ yolunu tercih eder.
Bu
yazının mevzusu olan ve Yılmaz Güney’in yönetmenliğini yaptığı ikinci filmi UMUT,
(yönetmenliğini yaptığı ilk film Seyyit
Han) sözünü ettiğimiz ‘birey’den –daha
ziyade kendi hayat hikâyesinden- hareketle
‘toplum’un içinde bulunduğu vaziyeti bütün çıplaklığı ile cesurca işlediği ve anlattığı
‘devrimci’ bir filmdir. Umut, 70’lerin hemen başında toplumun içinde bulunduğu
(sürüklendiği mi demeli) vaziyetin
sonucu olarak oluşan sınıfsal çelişkiler içerisinde hayatta kalma, hayata
tutunma mücadelesinin zorluklarını anlatan, yanı sıra dünya sinemasının
bilhassa İtalyan Yeni Dalga sinemasının geldiği nokta-i nazar da dikkate alınarak
ince ince ve detaylı bir biçimde kurgulanan bir “film” olarak karşımıza çıkar. Filmi
devrimci yapan, onu devrimci sinema olarak görmemizi –belki de- zorunlu kılan husus, elbette salt anlatılan hikâye yahut vaka
değildir. Filmi devrimci kılan hikâye ve vakanın yanı sıra, hayatın
çelişkilerini cesur ama titizlikle sergilemesi, tabuları yıkan bir perspektif
geliştirmesi, vakaya değil vakıaya odaklanması ve bunun neticesi
olarak tercih edilen dilin mümkün olduğunca siyasal ve ideolojik düşüncelerden
arındırılıp yine ‘görsel’in bu anlatıya uygun olarak kurgulanmış ve örülmüş
olmasıdır. Umut’un ‘devimciliği’,
yukarıda sözünü etmeye çalıştığımız kimi noktalar, yani o güne dek sinemada alışılagelen
geleneksel yapıdan farklı olarak, tercih edilen dil, perspektif, anlatım gibi hususların
yeni olmasından ileri gelmektedir. Sınıfsal çelişkileri dışa vurmada gösterilen
maharet ve cesaret, yapaylığa düşmeden takınılan eleştirel ve sorgulayıcı tavır,
yine söz konusu çelişkilerin halline ilişkin imâ’lar Umut’u
kendisinden önceki ‘devrimci sinema’dan ayırır. Güney, sokağa, hayata ‘ayna’
tutmuş ve gördüklerini, daha doğrusu göremediklerimizi, anlatmıştır. Hayatın
akışındaki ayrıntıları görme ve göstermedeki maharet ve kabiliyetiyle, tıpkı
usta hikâyeci Sait Faik’in olağanüstü gözlemlerinden süzülüp gelen hikâyelerden
alınan telezzüzü tattırır izleyicisine. Detaycı ve dikkatli gözlemleri, hemen
tüm filmlerinde karşımıza çıkar. Bu yeteneği sayesinde olup bitenleri en ince
ayrıntılarına kadar görebilmiş ve anlatabilmiştir. Detayları tüm çıplaklığı ile
anlatması, elbette müesses nizamın memurları tarafından hoş görülmeyecek,
soruşturmalar açılacak, sürgün edilecek ve hapse atılacaktı. Netekim öyle de
oldu. Ancak hiçbir şey onu anlatmak ve göstermek istediklerinden alıkoyamadı. Ayrıntıları
görmedeki ustalığı sayesinde Güney, başta Umut
olmak üzere hemen tüm filmlerinde, söz konusu sınıfsal çelişkilere -farklı noktalardan da olsa- eğilmiş, neredeyse
sinemasını ‘eşitlik, adalet ve özgür bir gelecek’ talepleri üzerine inşa
etmiştir. Yönetmenliğinin henüz başında (Seyyit
Han, ki ilk yönettiği film idi) olmasına karşın, dünyaya ve geleceğe
ilişkin düşüncelerini, endişelerini, bakışını ve sınıfsal mücadelenin
çelişkilerini Umut filminde mücessem
hale getirebilmiştir. Zira Umut,
Güney için artık hem bir imkân hem de onun kendisine kurmuş olduğu bir tuzak
olacaktı. Öyle ki sonrasında altına imza atacağı yapımlar için Umut, her daim bir mikyas olarak
varlığını hissettirecekti. Kanımca Yılmaz Güney sonraki yapımlarında her ne
kadar kendisinin tuzağına düşmese de
daima gelip Umut’un duvarlarına
çarpmış, hatta denebilir ki Güney kendisiyle girdiği mücadelede kendisini
geçememiştir. Kaldı ki Yılmaz Güney, bir başka filmin altına imza atmamış
olsaydı, salt bu filmle bile adını sinema tarihine yazabilecek ve Türkiye
Sinemasının her zaman en iyi yönetmeni olacaktı.
Caddelerin
sulanması sahnesi ile başlayan Umut,
daha başından itibaren ne yapmak istediğine ilişkin bilinçli izleyici zihninde
bir hâle oluşturuyor. ‘Su’yun ontolojik ve kültürel bağlamdaki karşılığı ve
oluşturacağı algı belli ki hesaba katılmış, yine bu işin sabahın erken bir
vaktinde yapılmış olması da kurgusal zaman açısından filmin ismi “umut” ile de
örtüştürülmüştür. Güney’in, bir yandan yeni sinema dili bir yandan da içinde
bulunulan toplumsal çelişkileri sergilemesi bakımından ‘su’ yani ima edilen ‘temizlik’ sahnesi, yeni ve
özgür bir geleceğe verilen güçlü bir mesaj olarak okunmaya müsaittir. Yoksulluğun
son derece dramatik biçimde hayatları kemirdiği zaman diliminde zengin olma
hayalinden ziyade, vasat bir hayatın idamesi adına umudunu piyango biletine
bağlayan, ‘çıkar kavgası’ değil ‘ekmek kavgası’ veren faytoncu Cabbar’ın, bir
aylak olarak hayata tutunmaya çalışan ve bütün umudunu bulacağı üç kuruşu
Hocaefendiye verip ondan hazinenin yerini öğrenmeye bağlayan Hasan gardaşın hayalleri
etrafında inşa edilmiş, şekillenmiş bir film olarak karşımıza çıkar Umut.
Güney, “dine mesafeli” bir yaşam sürmüş olsa da, Umut’taki “hoca” figürünün
problemli (aksak) olarak karşımıza çıkarılması, söz konusu mesafeden değil,
bizatihi toplumdaki marazî dinî anlayıştan kaynaklanmaktadır. Zira bu marazî
anlayış dolayısıyladır ki toplumun dinî duyguları her daim sömürülmüş, halen de
sömürülmektedir.
Hâsılı Güney, kuvvetli
gözlemleri sayesinde toplumsal ve siyasal değişimlere başta Umut olmak üzere hemen tüm filmlerinde yer
vermiş; kurgu, görsel biçim ve sinematografik anlatımdaki farklılık ve
yeniliklerle, geleneksel ve muhafazakâr paradigmadan ayrılmış, ‘devrimci
sinema’ örneğini sergilemiştir. Tüm bu söylediklerimiz, Umut filminin Türkiye Sineması tarihi açısından ne denli
ehemmiyetli olduğunu izah için kısa bir girizgâhtır.
Yüzyıllık
Perde,
Alakarga
Yayınları, 2014
Wednesday, 10 February 2016
DİLİMDE ESKİMİŞ BİR ŞARKI
Hasip Bingöl
https://artcivic.com/icerik-news-52.html
Azgın dişlerimle
tırmalıyorum sancılarını
Elbet bu nifak
sokuyor dönüşüne dünyanın
Payıma biçilen
işmarla yürüdüğüm yollar
Kedilerin terk
ettiği sokaklar
Bir kez olsun
dindirmedi içimdeki azgın nehri
Dağlara yordum
gözlerinde çoğalan
çoğalan
ürkekliği.
Herkes dilinde
kahramanlık türküsüyle
suskunluğuma
kast ediyor.
Güneş çekiliyor
aksayan bedenimden
miras bir
iştahla büyüyor şehvetim.
Caddelerin
kabaran aksiyle kayboluyoruz
Buna sebep
fırtına kopuyor kurnalarda
erken
sevişmelerden taze cesetler fışkırıyor
Kan süzülüyor
inancımızdan
ve kahroluyoruz
bir yaprak
düştüğü zaman.
Artık hiçbir
gölge serinletemez ruhumu,
ezber zamanlara
yenik düştü aklım.
Dilimde eskimiş
bir şarkıyla döndüm
kanımın kadehle
sunulduğu günlere.
Ey şarabı
kınayan kutsal ahenk,
Gölgesi değil mi
derinleştiren kuyuları…
Kış, 2015
https://artcivic.com/icerik-news-52.html
Subscribe to:
Posts (Atom)
-
[ Yılmaz Güney'in UMUT'u üzerine yazdığım deneme] Hasip Bingöl Utkular alkışlar içinde ölmeye Mis kokular biriktirenle...
-
Hasip Bingöl Dost olsun, düşman olsun sözünü söyle Herkes dinlesin “iyidir” desin ‘Vîs û Râmîn’ Romanın hayatımıza ...
-
RESMİ HİZMETE MAHSUS ÇOCUKLUĞUM Uzaktan gören herkesin fısıldadığı cümleydi. Bir ağaç neden bir dağın gövdesine oturur, saçlarıyla ok...











