Saturday, 3 May 2014

ŞİİR, GÜCÜN KARŞISINDA DİRENEBİLDİĞİ ÖLÇÜDE ONTOLOJİK KAYNAĞINA YAKLAŞIR*

Hasip Bingöl ile Söyleşen Nurettin Durman


* NOT: Şair Nurettin Durman'ın benimle yaptığı aşağıdaki Söyleşi, Gerçek Hayat dergisinin 10 Mart tarihli nüshasında yayımlanmıştır. Ancak söyleşinin İTALİK ve renkli olarak verdiğim son kısmı, nedenini bilemediğim tarafıma hiçbir şekilde bilgi verilmeksizin herhangi bir gerekçe gösterilmeden SANSÜRLENMİŞ olup yayımlanMAmıştır. Söyleşiden murad ettiğimiz şeyin iyi anlaşılması için, bütünlüklü olarak yayımlanması icap etmektedir.




Yeni şiir kitabın Poeta non Grata ile ilk kitabın Kayıp Tablet’teki arayışın farklı bir yere evirildiğini söyleyebilir miyiz? Ya da bir huzursuzluğun dışa vurumu demek mümkün mü? Nereden icap etti bu istenmeme…


Sözün seyr û sülukü suyun seyr û sülukü misillüdür. Zira kalpten sökün eden söz, bünyeden ve dimağdan firak edip yola revan olduğunda, bir yandan geçtiği güzergâha izini nakşederken beri yandan da yeni arayış yollarını inşa eder. Öyle ki her arayış daima bir kayıpı ima etmektedir. Doğrusu her birimizin şu salındığımız yeryüzü cehenneminde kişisel menkıbesinin ardından sürüklendiğine inanıyorum. Bilhassa bir lanetli olarak taife-i şuara, aynı zamanda kovulmuş olmanın çetin imtihanında kalbine sükûnet ve serinlik taşımanın da hesabıyla arayışına devam eder. İmtihanı çetindir; zira bir yandan Tanrı’nın kutsal kitaplarında cehennem çağrıcısı yalancı bir lanetli, bir yandan da devlete katkısı olmayan bir düşman olarak iki sürgün arasında hayatını idameye mahkûm edilmiştir. Buna karşın ehl-i şuara, belki söz iksirinin idrakinde bir seyyah olarak sözünü Tanrı’nın sözünün hemen yanı başına yazma iştiyakında bir heveskâr olma arzusundadır. Kendi namıma şedid bir heveskâr olmamaya talibim. Şedid bir heveskâr olmanın halden ziyade kale ilişkin bir vaziyet olduğunu söylemeliyim. Buna sebep daire-i imkân mertebesince mesafeli durmaya gayret ediyorum. Zira kalin hale tagallüb etmesi her ne kadar günümüzün geçer akçesi ise de, nazar-ı hakikatte muteber olan kuşkusuz aksi olandır. Ne kadar becerebildim bilemiyorum, aksi olanı kendime rehber edinmeye gayret ettim. İlk kitabım ile ikinci kitabımın yayımlanması arasında öyle pek uzun bir zaman geçtiğini söyleyemem. Soruda bahsettiğiniz arayışın farklı bir yere evirilmesine gelince…

Evet, arayışın farklı bir yere evirilmesi için altı yıl gibi bir zaman diliminin iktifa edeceği kanaatindeyim. Lakin bu arayışın keskin olduğunu söyleyemem. Belki daha derinlerde, kayıp olanın izini sürerken tesadüf ettiğim vaziyetler üzerine, güzergâhta yapmaya çalıştığım kimi değişiklikler demek lazım. Her arayış yeni bir değişikliğe, yeni bir huzursuzluğa gebedir. Bu arayışta neyle karşılaştın, ne buldun da istenmeyenliğe kanaat getirdin derseniz, şunu rahatlıkla söylemek mümkün. Fark etmekten ziyade ifade etmekle alakalı bir durum bu. Yoksa yenilerde olan ve benim yeni fark ettiğim bir şey değil. Şöyle bir baktığımızda içinde bulunduğumuz zaman diliminde bir yandan bireysel ötekileştirmeler bir vakıa iken, bir yandan toplumsal inkârların, toplumsal uzaklaştırma ve ötekileştirmelerin giderek derinleştiğini, giderek toplumların birbirini yok saydığı, hatta varlıkların ötekini yokluğu üzerine inşa ettiği durumdan söz ediyorum. Doğrusu toplumsal istenmeme durumları hayatımızı esir almışken, birey olarak payımıza biçilen ötekiliğe razı olacağız çaresiz. Hele şiire kıyısından köşesinden bulaşmışsanız öteki olmanın, istenmemenin idrakinde olmak durumundasınız. Şayet buna müdrik değilseniz, böyle bir endişeniz yoksa iktidarların, gücün yedeğine düşmemeniz için hiçbir neden yok. Bu söylediklerimle şiirin kutsallığı gibi bir lafügüzaf yahut şair yüceltmesi yapmak gibi bir derdim olmadı hiçbir zaman. Böyle bir anlayışa da oldum olası mesafeliyim. Lakin şair, yazdıkları ve söyledikleriyle gücün ve iktidarın uykularını kaçırmıyorsa sükût etmesi daha doğru bir tavır olur. Kendi adıma, şiirin ontolojik kaynağını gücün karşısında direnebilmesinde buluyorum. Bu ontolojik kaygı ve huzursuzluktan hareketle yazmaya gayret ediyorum.

“Bir Evrakın Kanar Boşluğu” şiirinizin finalinde şöyle diyorsunuz: “her yenilgi bir vadidir içimde.” Bunu derin yaralar var’a, kırıklıklara yoruyorum. Sarih bir izahı olmalı, derim. Açıklaması mümkün mü?


Doğrusu kırılmayı kişisel bir zemin üzerinden okumadığımı, bu manada önemsemediğimi söyleyebilirim. Böyle bir tavrı hakikat düzleminde bencillik olarak görüyorum. Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî mealen “küçük kâinat olarak insan, büyük kâinatın bir minyatürüdür. Zira insan varlığı, âlemden kat kat küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır.” buyurur. Bunu önemsiyorum. Bu manada şahsın/bireyin biricikliğini son derece kıymetli buluyorum. Burada üzerinde durduğum, sıkıntılı gördüğüm husus, bireysel olanın bencilliğe evirildiği nokta. Yoksa Şeyhü’l-Ekber’in buyurduğu, insanın mikrokozmosluğu hakikatinin hilafına davranmış oluruz. Dolayısıyla yazıyı, yazmayı bu manada önemsiyorum. Yazmak dediğimiz hadise, evet kendimizden yola çıkarak başlayan bir eylem, ancak yazma eylemi her şeyden evvel ontolojik bir mesele. Ontolojik olarak yazı, küçük kâinatı aşkın büyük kâinata doğru bir yolculuktur. Bu seyr ü süluk, bireysel olanın geriye itilip müteâl ve ulvî olanın ikâmesi çabasıdır. Bu noktada yeri gelmişken İmam Âli Efendimizin şu sözünü nakletmek isterim. “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir.” Sanırım meseleyi özetliyor bu söz. Naçizane böyle bakmaya gayret ediyorum. Ne denli üstesinden geldin derseniz, açıkçası buna kifayet edecek bir cevabım yok. Öyle ki şu modern zamanda biten her gün, bir şekilde tortular bırakıyor, biriktiriyor kalbimizde. Buna ne derece direnebiliriz yahut kalbimizi, aklımızı ve ruhumuzu ne derece arındırabiliriz modern zamanın üzerimize boca ettiği kirlerden, bilemiyorum. Mümkün mertebe içinde bulunduğumuz zamanın kirli hesaplarından, şiddetinden uzak durmak. Bütün hesabım buna ilişkin. Evet, çağın tuzaklarına mesafeli durmanın bir neticesi olarak, kimi zaman derin bir keder, kırıklıklar oluyor tabii. Bundan kaçamayız sanırım. Zamanla geçer nasılsa, diyorum. Geçiyor da nitekim.

“Ziyan” olan çok şey var hayatta. “Artık kabaran deniz değilsin”/ “Tuhaf şeyler oluyor” dünyamızda. Bütün bunlar haliyle çağrışımlara götürüyor insanı. Kim/lerin hayatları acılar içinde geçiyor. Ziyan olanı biraz daha açar mısın?

Haklısınız. Nereden ve nasıl bakıldığına ilişkin olarak belki de her anımız ziyan. Açıkçası şöyle bir etrafımıza baktığımızda pergelin dönen ayağı her lahza bir acıya tesadüf ediyor. Her şey tuhaf gidiyor, her yerde bir marazilik söz konusu. Hayatlarımızı kuşatan huzursuzluklar, kötülükler, savaşlar vb. gün geçtikçe kesifleşiyor. Buna mukabil yapabildiğimiz tek şey, yazarak kalbimizi teskin etmeye çalışmak. Ve yazmanın da söze açılmış bir savaş olduğunu bile bile. Dolayısıyla huzursuz olmamak için hiçbir sebep yok. Hal böyle iken benim kimseye vaad edebileceğim bir kurtuluş reçetem yok. Olamaz da. Kurtuluş reçetelerinden pek hazzettiğim de söylenemez. Bu, daha ziyade statükoların, devletlerin müracaat ettiği bir şey. Zaten hayatlarımızı da mahveden bu akıl değil mi? Üzerinde yaşadığımız ülkenin eğitim sistemi her şeyi izah etmeye kafi. Ulusçu-üniterci bir yapı üzerine inşa edilen Türkiye, kuruluş ve kurtuluşunu Kemalizm dediğimiz üçüncü dünya sınıfı ülkelerin baskıcı, totaliter ve dikta anlayışıyla yoğurmuştur. Hasılı her birimiz bu anlayışın ürünü eğitim tezgâhlarından geçtik. Kimse bu manada kendisini münezzeh görmesin. Kabul edelim ki bu proje bir mühendislik çalışması olarak iyi kurgulanmış ve tasarlanmıştır. Kemalist eğitim projesi, toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmek için evvela kendince sağlam argümanlar üretir, toplumun cehaletinden dem vurur, hatta el çabukluğuyla toplumu, aklını yeterince kullanamayan 'sürü'lere benzetir. Ve buna da ikna eder toplumu, toplum da bunu kendi yararına bir şey sanır. Bu kanıyı yerleşik kılmak için toplumun 'muasır medeniyetler seviyesine' bir an evvel çıkartılması gerektiğini ifade eder. Öyle ya, toplum dönüştürülmesi elzem tuhaf, acayip bir şey olarak bu projenin potansiyel muhatabı değil miydi zaten. Söz konusu argümanlar evvela son derece makul hatta cezbedici gelir. Oysa hakikat bunun hilafınadır. Kendisini Tanrı olarak konumlayan zevatın, kaba saba olan güruhtan kendi Tanrılıklarını teyit etme düşüncesinden başka bir şey olmasa gerek. Buna muhatap olmuş hangi bireyin hayatı acıklı ve ızdıraplı değil. Hangimizin hayatı ziyan değil. Şiiri etrafında dolandık, şiir konuşamadık yine. 


***

Tuesday, 25 February 2014

Şiire Bulaşmak Peşinen Ötekiliğe Razı Olmaktır


POETA NON GRATA

HA: Uzun bir aradan sonra ikinci şiir kitabınız çıktı. Şiir serüveninizde değişen bir şey var mı, ya da söyle: düne göre bir değişiklik söz konusu mu?
hb: Doğrusu yazma işi benim için rutin bir mesele değil, olmadı da. Yazma işine ontolojik bir yerden bakmaya gayret ediyorum. Zaten şiir doğası gereği ontolojik bir şeye tekabül etmez mi? Şiir, bir miktar ilham, bilgi ve çabadan mürekkep bir hikmet halidir nazarımda. Hâli ve hakikati mündemiç bir hikmet. Buradan bakınca, aradan geçen süre çok da bir anlam ifade etmiyor artık. Zaten siz de fark etmiyorsunuz, hatta edemiyorsunuz. Onun için geçen zamana değil, ne yazdığıma, nasıl yazdığıma ve yazdıklarımın, zerre de olsa, bir şeye deva niteliği taşıyıp taşımadığına bakarım. Bunu ziyadesiyle önemserim. Şiire böyle bir yerden bakmaya gayret ediyorum. Bugün derdi, kederi, meseleyi şiir dediğimiz enstrümanla dışa vuruyorum. Kim bilir belki yarınlarda bir başka enstrümanı kullanacağım. Buradan hareketle ifade etmek gerekirse, şiir serüvenimde öyle her şeyi tersyüz edecek bir kırılma yahut değişiklik olmadı. İlk kitaptaki şiirler, belki bir miktar daha örtük, sakınımlı bir dille söylenmiş iken,  yeni kitapta bu örtünün bir miktar kenarından köşesinden sıyrıldığı ve dış dünyanın anlamsallığına göz kırptığı söylenebilir. Kimi zaman günahlarımızı yüzümüze karşı ima eden bir ayna gibi. Yani bir değişiklik olarak denebilir ki, yeni kitabın politik aurası mahiyet bakımında daha kapsamlı.

IMG_0388 (1)
 HA: Poeta Non Grata (İstenmeyen Şair) ne demek, biraz açar mısınız? Bu bireysel olarak bir ötekiliğe mi işaret diyor, içtimai bir şeye mi yoksa daha derinlerde başka bir şeye mi işaret ediyorsunuz?
hb: Şair, yazdıklarıyla zaten kovulmuş bir lanetli değil mi? Platon’un devletinden kovduğu, kutsal kitapların cehennem çağrıcısı bir yalancı olarak lanetlediği kişiden bahsediyoruz. Bunlar bir yana, içinde yaşadığımız zaman diliminde bireysel ötekileştirmelerden ziyade toplumların birbirini ötekileştirdiği, yok saydığı, varlığını bir başkasının yokluğu üzerine inşa ettiği bir zamandan ve durumdan bahsediyorum. Hal böyle olunca şiire bulaşmak peşinen ötekiliğe razı olmaktır. Bütün mesele bu “ötekiliğin” bilincinde olmaktır. Bu endişeyle yazmıyorsanız, iktidarların, erkin yedeğine düşmeme ihtimaliniz yok zaten. Şair sözü erki rahatsız etmiyor, onun uykusunu kaçırmıyorsa bir şeyler tuhaf gidiyor, bir yerlerde marazilik söz konusudur. Şayet resmî olanın dışından geliyor, hatta ona cebren dâhil ediliyor ve bir iddia olarak onun üzerine çıkmayı yazdıklarınız ima ediyor ve söylüyorsanız, istenmeyen olmaya hazırsınız demektir. Bunu hatırda tutarak yazmaya gayret ediyorum.

IMG_0401
 HA: Şiir kitaplarının çıkma aralığı yani iki kitap arası zaman, buna doğal zaman da demek mümkün, genelde 2-3 hadi bilemedin 3-4 yıl olur. Ancak Kayıp Tablet’in çıkış tarihi Şubat 2007,  yeni kitap Mart 2013. Altı (6) yıl geçmiş ve 7. yıldan gün alınmış. Nedir bu gecikmenin sebebi?

hb: Son yıllarda şiir kitabı yayımlamanın bir takvime bağlandığı simülasyonu söz konusu zannımca. Şayet bir PR çalışması içindeyseniz, evet, bu takvimi ıskalamamalısınız. Zira, unutmak ve harcanmak gibi bir durumla karşı karşıyasınızdır demek. Bu durumda bir hesap kitap içine girmeniz gerekir. Ancak unutmamamız gereken bir şey varsa o da şiirin hesaba kitaba gelmediği. Kendi adıma şiire ilişkin hiçbir hesabın kitabın içinde olmadım. Belki de bundandır gecikmenin sebebi. E, bir miktarda yayınevlerinin şiire olan ilgisini de eklemeliyim.

Söyleşen: Hüseyin AKIN

http://kacakyolcu.com/istenmeyen-sair-konustu-siire-bulasmak-pesinen-otekilige-razi-olmaktir/

Sunday, 16 February 2014

AŞK GÖMÜLÜ DEFİNE: VÎS Û RÂMÎN





Hasip Bingöl




Dost olsun, düşman olsun sözünü söyle
Herkes dinlesin “iyidir” desin
‘Vîs û Râmîn’

Romanın hayatımıza dâhil olması yahut bizim romana teveccüh etmemizle geri plana ittiğimiz, ancak edebiyat geleneği içinde son derece önemli yer işgal eden, ‘anlatılan hikâye’ ve ‘anlatımı’ bakımından klasik dönem tasnifi içinde, genel kabul olarak, modern edebiyat türlerinden ‘roman’a karşılık gelen ‘mesnevî’ genel/popüler okur nezdinde rağbet görmese de edebiyat geleneği içinde kıymeti halen mahfuzdur. Mesnevî, salt edebiyat geleneği açısından değil, aynı zamanda yazıldığı dilin ait olduğu gelenek hatta bütün bir kültür hakkında müracaat edilen bir hüviyeti haizdir. Gelenek içinde ‘gazel’ ve/ya ‘kaside’ daha ziyade ön plana çıkmış olsalar da, muhteva bakımından mesnevî daha fazla ilgi görmüş, diyebiliriz. Bu ilgi bizce gazel ve kasidenin ‘bireysel’ olanı merkeze alan anlayışına mukabil, mesnevînin daha geniş muhteva yelpazesine sahip olup bir anlamda ‘toplumsal’ olanı merkeze almasından ileri gelmektedir. Zira pek çok mesnevînin konusu toplumun hafızasında yer eden, dilden dile aktarılan ve kültürün kopmaz parçaları haline gelen ‘halk hikâyeleri’ne dayanmaktadır. Bu durum, mesnevînin içinde ‘üretildiği’ toplum tarafından karşılık bulmasını sağlamıştır.

İRAN'IN İLK MESNEVİLERİNDEN 
İran edebiyatının bir türü olarak neşvünema bulan mesnevî, buradan diğer toplumların edebiyatına geçmiştir. Mesnevî geleneği bakımından son derece zengin olan İran edebiyatında ilk mesnevîlerden biri de -belki de en eski- Vîs û Râmîn’dir. Söz konusu mesnevî, yakın zamanda Prof. Mehmet Kanar tarafından Farsçadan Türkçeye manzum olarak tercüme edildi ve Ayrıntı Yayınları tarafından Vîs İle Râmîn adıyla yayımlandı. İran edebiyatının mutlu sonla biten, aşkı konu alan trajik halk hikâyelerinden oluşan Vîs û Râmîn, XI. yy’da İranlı şair Fahreddîn Es’ad-i Gorgânî (öl.1054) tarafından aruzun hezec bahrinin Mefâîlün mefâîlün feûlün kalıbıyla Pehlevî dilinden Farsçaya nazmedilerek çevrilmiş bir mesnevidir. Lakin Vîs û Râmîn hikâyesinin ilkin Eşkânî dilinde yazıldığı, ardından Sâsâsanîler döneminde Pehlevî diline çevrildiği kuvvetle muhtemeldir.
Hikâyede, Şah Mûbed’in karısı Mervli Vîs ile Şah’ın kardeşi şehzâde Râmîn’in aşkı dile getirilmekte. Büyük maceralara sahne olan dillere destan Vîs û Râmîn aşkı, mutlu sonla bitse de bu ‘mutluluk’ kısa sürer. Zira bir müddet sonra Vîs ölecek ve Râmîn de kendini ülkesinin yönetimine adayacaktır. Beşeri aşkın dile getirildiği, konunun son derece cesurca işlendiği Vîs û Râmîn, bu yönüyle gerçek bir hikâye olmaktan uzak, kahramanlarının muhayyel olduğu tahmin edilmektedir. Gorgânî bu mesnevîsiyle başta Nizâmî ve Mevlânâ olmak üzere kendinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir.
Osmanlı dilinde bilinen tek Vîs û Râmîn çevirisi Lami’î Çelebi (1472- 1532)’ye aittir. Ancak Çelebi, eseri çevirirken hikâyedeki Zerdüştî inancına ait umdeleri, batıl anlayışları, gayr-ı İslâmî unsurları çıkarır. Çelebi, hikâyeye eklemeler yaparak kahramanları mutlak doğruya, ideal olana götüren ‘şeyh’ler yerleştirir. Zerdüştîlikle ilgili kısımları çıkarıp mesneviye tasavvufî bir hava veren Çelebî, hikâyenin başında Zerdüşt olarak tanıttığı Veyse’yi (Vîs) sona doğru Müslümanlaştırır. Mehmet Kanar ise çeviriyi İranlı Profesör Mucteba Minovî tarafından Farsça yayımlanan eser üzerinden yaptığı notunu düşer. Ancak Kanar’ın büyük emekler ve zaman harcayarak yaptığı çeviride de Çelebi’de olduğu gibi hikâyenin İslâmileştirildiği görülmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Profesör Minovî de bu aşk hikâyesini, Vîs û Râmîn’i tıpkı Lamiî Çelebî gibi İslâmileştirmiştir. 


14 Şubat 2014
Akşam KİTAP eki

http://www.aksam.com.tr/ekler/kitap/ask-gomulu-define/haber-284545 


Sunday, 10 November 2013

Kadın, Azap ve Arya*

Hasip Bingöl



Bir sözün gerisinden söylenmeli
vücudumu sarsan o harfe işkillenen kadın.
Her arzu sustur ömrümün. Bir riyada heba
etsem kendimi ve gizlesem
o kadının gözlerinde,
hangi adalet urbasıyla…
Sus, gözleri zerrelere bölünemeyen.

Sendin denizin gözleri olmaz diyen yetim
her vehim ki içimde kırılgan yorum.
Ne gece ne gündüz, tüm kuyular kör
ve duaları dilsiz bir tarih, payıma
şarap ve mahsul. Seferî kıyametlerden
her hesap kendine…

bir masanın damarlarına sustum!


Dedim, nerde
kıblesi olmayan imparatorluk!
Gözkapaklarım açılmadan
çıktığım tüm burçlardan kovuldum.
Geride muharref devlet bakiyesi
sesleri ateşe veren sözler.

Aynı yer ve her gün;
bir kez olsun bakışımsız geçmedi
tarifsiz tutkuyla hülya hesapları.
Eski zamanları eksik say, dön bu benim
maceram diye. Saray avlularında
kaç padişah iğdiş…

Bir kadın ne olabilir ki kendi dünyasından öte?

–dedi, bu benim kutsalım


*Poeta non Grata, İkaros Yayınları, s.81-2

Saturday, 9 November 2013

BİR CEZAYİRLİNİN SON SÖZLERİ*


Hasip Bingöl




Son sözlerim değildi tayları ürküten,
yüzüme çalınan yazgının kibri!
Güzelliğine dön ve yüzün bir ayet gibi çarpsın.
Varsın kırıl, üzül, kahret kendini ne fark eder
nasılsa günün birinde terk edeceğim
bırakacağım seni öylece.
Bildiğim ve inandığım her şeyi alıp yanı başıma
seni öylece…

Dönüp yorgun kısraklardan
bir rüya olsun!
Bildiklerim tuhaf değil mi yaşamak için…
Belki inançlarım, yanılgılarım.
İnsan isterse girer düşüne
incir ağacının ve dikenlerin.

Söze buradan başlasam, uğultusuz nehrin ziyanı
hesaplanır, taşların sürüklendiği azgın sulardan
kadınlar gebe, imparatorlar zaaf içinde kalır.
Öldür kendini, şifasız yaralarına aldanma
İnsan bilmeyi ister içindeki oylumları.
Kahırla çoğalan kelamı nasıl seversin,
bu sözlerdi fısıldanan kulağına!

Hesapsız değil artık hiçbir şey,
gözlerimin erken sevdiğidir ah o gül
sevinebiliriz yalnızken hem nasılsa
nasılsa melankoli nasılsa öğrendik
değişeceğini haritaların.

Her eğrinin rengi başka matemi başka!

Ey tüm düşüncelerden tenzih,
ey tecellisi kulları mesabesinde olan!
Suskunluğum surettir acziyetime
Ben ki arz ettim
Aldır dergâhına!


[*DUVAR dergisi 3. sayı, Temmuz-Ağustos 2012]

Saturday, 12 October 2013

Hesaplaşma olmadan hesap kapanmaz

Dünyanın bütün iyi şeylerini kendisi yapmış gibi sevinç duyanlardan... Mehmet Aycı, Hasip Bingöl'ü yazdı...




Mehmet AYCI*

AŞİKÂR TANIK

Sanki beyaz bir çocukmuş da, yaşadıkları, gördükleri esmerleştirmiş gibi bir izlenim uyandırıyor insanda. Saçları düzmüş de ağıtların, içinde acı barındıran gökkuşaklarının, bulutların hatırına kıvırcıklaşmış gibi…  Üzerine aldığı, zihnine aldığı, aklının erdiği ve aklından geçen şeyleri de esmerleştiren, soylu kılan, saygın kılan bir tarafı var. Bir şey söylerken, bir şey yazarken, bir şeye bakarken o kadar dikkatli ki, aniden söylemiyor, sadece aklının süzgecinden de geçirmiyor, yüzünün imbiğinden geçirerek söylüyor, bakıyor, yazıyor… Gülümsemesi de temkinli… Bu temkinli oluş bir resmiyet, bir soğukluk değil, tersine, varsa resmiyet ve soğukluk bunu nasıl ayıklayarak, nasıl içselleştirerek eritirim çabasından ibaret.
Kendiliğinden olan, doğal olan, doğal ve kendiliğinden olana akraba olan her şeye karşı ilgili… Bundan, zorlama, düzmece, sahte olana da ilgili olmak durumunda… Her türlü baskının, sapmanın, insan kimliğimize giydirilen modern elbiselerin, kimliklilerin açtığı yaraları kendi çocukluğundan biliyor. Hesaplaşma olmadan hesabın kapanmayacağını biliyor. Hesaplaşma nasıl insani bir şeyse, o kadar ilahi bir şey onun için… İnsani olmayanın ilahi olmayacağından hareket ediyor. Dayatılan özgürlük, dayatılan adalet, dayatılan tanımlı hayat bilgisi ve vatandaşlık bilgisine karşı, müstehzi olmayan ayırıcı bir gülümsemenin sahibi…
Birkaç dilde kendisini ifade etme mecburiyetinden olacak, zihninin gözenekleri alabildiğine açık… Değerlendirmelerinde ve yargılarında boşluk kabul etmeyen bir sağlamlık var. Muhalifliği, sıra dışılığı, aykırılığı aktüel olandan uzak, aktüel olanı da kapsayan geçmişe ve ileriye dönük bir tavrı var.
Ezilenlere, dışlananlara özgü, o pek tasvip etmeyeceğimiz, elbette yaşanmışlıktan kaynaklanan aşırı nezaket ve güce günü kurtarmaya yönelik prestij hali onda pek yok. Dobra ve tok sözlü oluşu, her iki sözcüğün olumsuz çağrışımlarını da eriten bir dobralık ve tok sözlülük…
Yakışıklı… Gözlerine bakıp, tanrım, binlerce gözüm olsaydı, ellerine bakıp tanrım binlerce elim, olsaydı, dilini aynalara çıkarıp tanrım binlerce dilim olsaydı, kaderdaşlarımın acılarına daha fazla tanık olsaydım onlar için daha çok yazsaydım, söyleseydim, yardım etseydim diyenlerden…
Dünyanın bütün iyi şeylerini kendisi yapmış gibi sevinç duyanlardan… Dünyanın bütün acılarına kayıtlı…

Hasip Bingöl bu, kardeşimiz.
 Sadece Bingöllü değil bin gönüllü olanlarımızdan…
Edebiyat muallimi, şair…
“Kayıp Tablet”in kâşifi…
Pek çok dergide yazdı, yazıyor.
Yüzü Tanrı’nın bağışladığı bütün adların muhasebesini tutuyor. Böyle biliriz.

*Şair, yazar  http://mehmetayci.com.tr/index.php/di%C4%9Fer-yaz%C4%B1lar/763-hasipbingol.html

Tuesday, 6 August 2013

Hakikati kalbinden ve kaleminden kovan şuara ve muharririn günahları saymakla bitmeyecektir

KACAKYOLCU.com sordu:

"Genel bir soru(n) olarak 'biz şair ve yazarlar nerede hata yaptık?' "


“Hakikati kalbinden ve kaleminden kovan şuara ve muharririn günahları saymakla bitmeyecektir.”

                                                                                             Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
                                                                                            Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”

                                                                                                  Ziya Paşa

Yazmanın kendisi bizatihi söze karşı bir hata bir kusurdur. Yazmayı, konuşmaya açılmış bir savaş olarak yorumlamak, sanırım hata olmayacaktır. Zira konuşma dediğimiz şey, bir mahlûk olarak insanın ontolojik tarafına tekabül eder. İnsanın en anlamlı yanı olan sözü yerinden eden yazının banileri olarak biz şair ve yazarlar, salt söze karşı değil aynı zamanda hayata karşı da mahkûmuz. Çünkü yazı, söze dair bütün bir birikimi ve anlamı massetmeye meyyal, hayata dair ne varsa mütecemmid kılan, onu kendine yontan ve yutan emperyalist bir eylemdir. Hâlbuki kelimelerin temeli sözlü iletişimde yani sözde karşılık bulur; buna karşın yazı kelimeleri görsel boyuta hapseder. Yazık ki yazı ve söz arasındaki ilişkinin hakikati bu olmakla beraber, emperyal bir eylem olarak yazı zihinlerde kutsal bir karşılığa denk gelmektedir. Bu durumu göz ardı etmek mümkün değil. Öyle ki kültürel bağlamda yazı, mukaddes bir ‘şey’ olarak karşımıza çıkmakta, hatta ilişkilerimizi belirleyen aracın amaca tebeddül edilmiş halidir diyebiliriz. Belki irdelememiz gereken mesele, bizatihi yazı değil, yazının etrafında oluşturulan ‘bulutsuluk’ ve dolayısıyla ‘tılsım’dır. Çünkü yazı/şiir sahih ve hakikat zemini üzerine inşa edilmediğinde, sözü ve geçmişi tüketen, onu yerinden eden bir şeye dönüşecektir. Biz sözün köpeği şair ve yazarların hataları tam da burada başlıyor kanımca.

Hakikati kalbinden ve kaleminden kovan, sözü muhasara edip camid kılan, salt estetize yanıyla uğraşan şuara ve muharririn günahları saymakla bitmeyecektir. Âdem’in fırlatılmışlığından nasipsiz, payına düşen hataların idrakinden ırak olanların, yeni hatalarla varoluş sahnesinin yükünü ağırlaştırmaları ironik bir duruma tekabül eder. Her şeyden evvel, kendine itibarı, inancı ve güveni olmayanların büyük ‘kurtarıcı’ edasıyla poz kesmeleri, çağımızın olmasa da üzerinde yaşadığımız coğrafyanın bir hastalığı ve ironisi olsa gerek. Bu davranış biçimi, yani müseylemetül-kezzâb temayülü, maalesef kalem erbabının arasına mesafe koyamadığı bir haslet olagelmiştir. Dağın anlamından bihaber olup küçük dağların yaratıcısı olmaya soyunmak yoksa nasıl izah edilebilir.
Çıktım erik dalına/anda yedim üzümü.


İş Hâli