KACAKYOLCU.com sordu:
"Genel bir soru(n) olarak 'biz şair ve yazarlar nerede hata yaptık?' "
“Hakikati kalbinden ve kaleminden kovan şuara ve muharririn günahları saymakla bitmeyecektir.”
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde”
Ziya Paşa
Yazmanın kendisi bizatihi söze karşı bir hata bir kusurdur. Yazmayı, konuşmaya açılmış bir savaş olarak yorumlamak, sanırım hata olmayacaktır. Zira konuşma dediğimiz şey, bir mahlûk olarak insanın ontolojik tarafına tekabül eder. İnsanın en anlamlı yanı olan sözü yerinden eden yazının banileri olarak biz şair ve yazarlar, salt söze karşı değil aynı zamanda hayata karşı da mahkûmuz. Çünkü yazı, söze dair bütün bir birikimi ve anlamı massetmeye meyyal, hayata dair ne varsa mütecemmid kılan, onu kendine yontan ve yutan emperyalist bir eylemdir. Hâlbuki kelimelerin temeli sözlü iletişimde yani sözde karşılık bulur; buna karşın yazı kelimeleri görsel boyuta hapseder. Yazık ki yazı ve söz arasındaki ilişkinin hakikati bu olmakla beraber, emperyal bir eylem olarak yazı zihinlerde kutsal bir karşılığa denk gelmektedir. Bu durumu göz ardı etmek mümkün değil. Öyle ki kültürel bağlamda yazı, mukaddes bir ‘şey’ olarak karşımıza çıkmakta, hatta ilişkilerimizi belirleyen aracın amaca tebeddül edilmiş halidir diyebiliriz. Belki irdelememiz gereken mesele, bizatihi yazı değil, yazının etrafında oluşturulan ‘bulutsuluk’ ve dolayısıyla ‘tılsım’dır. Çünkü yazı/şiir sahih ve hakikat zemini üzerine inşa edilmediğinde, sözü ve geçmişi tüketen, onu yerinden eden bir şeye dönüşecektir. Biz sözün köpeği şair ve yazarların hataları tam da burada başlıyor kanımca.
Hakikati kalbinden ve kaleminden kovan, sözü muhasara edip camid kılan, salt estetize yanıyla uğraşan şuara ve muharririn günahları saymakla bitmeyecektir. Âdem’in fırlatılmışlığından nasipsiz, payına düşen hataların idrakinden ırak olanların, yeni hatalarla varoluş sahnesinin yükünü ağırlaştırmaları ironik bir duruma tekabül eder. Her şeyden evvel, kendine itibarı, inancı ve güveni olmayanların büyük ‘kurtarıcı’ edasıyla poz kesmeleri, çağımızın olmasa da üzerinde yaşadığımız coğrafyanın bir hastalığı ve ironisi olsa gerek. Bu davranış biçimi, yani müseylemetül-kezzâb temayülü, maalesef kalem erbabının arasına mesafe koyamadığı bir haslet olagelmiştir. Dağın anlamından bihaber olup küçük dağların yaratıcısı olmaya soyunmak yoksa nasıl izah edilebilir.
Çıktım erik dalına/anda yedim üzümü.
Showing posts with label hasip bingöl. Show all posts
Showing posts with label hasip bingöl. Show all posts
Tuesday, 6 August 2013
Friday, 24 August 2012
BALON
Tuhaf değil mi beklemek bir köşebaşında
Şunca geçen yılın hatırına taşımak içinde
Gri kurşunlar ağırlığında uçurtmak balonu
Neden suskun sözleri şeyh adînin
Ahh yas tutmuyorum bilsen
Ahh durup göğe eğilsem
Bir merhamet bırakıyorum avuçlarınıza...
Neden suskun sözleri şeyh adînin
Ahh yas tutmuyorum bilsen
Ahh durup göğe eğilsem
Yoksa kimse tutamaz beni burada, bu saatte
Bağışlıyorum sizi ey
Bağışlıyorum tuhaf değil mi
Bakın, havaya savuruyorum günahlarınızı bir bir
Göğe eğiliyorum fark eder elbet
Bir bir eğiliyorum n’aber
Sıkı durun bu bir şiir değil
Şaşırdınız bay hipertansiyon n’aber
İtiraf edin bunu beklemiyordunuz
Aklınıza gelmezdi balon uçurmanın sevmek olduğunu
Hadi ama kabul edin işimiz gücümüz var
Evde çoluk çocuk bir de kedilerimiz
Ne güzel renkleri vardı onların…
Lafı uzattığıma bakmayın
Bir güvercinin tedirginliğidir, anladınız onu
Sahi İsa göğe çekilmişti değil mi!..
Özgür Edebiyat dergisi
Kasım-Aralık 2011
Şunca geçen yılın hatırına taşımak içinde
Gri kurşunlar ağırlığında uçurtmak balonu
Neden suskun sözleri şeyh adînin
Ahh yas tutmuyorum bilsen
Ahh durup göğe eğilsem
Bir merhamet bırakıyorum avuçlarınıza...
Neden suskun sözleri şeyh adînin
Ahh yas tutmuyorum bilsen
Ahh durup göğe eğilsem
Yoksa kimse tutamaz beni burada, bu saatte
Bağışlıyorum sizi ey
Bağışlıyorum tuhaf değil mi
Bakın, havaya savuruyorum günahlarınızı bir bir
Göğe eğiliyorum fark eder elbet
Bir bir eğiliyorum n’aber
Sıkı durun bu bir şiir değil
Şaşırdınız bay hipertansiyon n’aber
İtiraf edin bunu beklemiyordunuz
Aklınıza gelmezdi balon uçurmanın sevmek olduğunu
Hadi ama kabul edin işimiz gücümüz var
Evde çoluk çocuk bir de kedilerimiz
Ne güzel renkleri vardı onların…
Lafı uzattığıma bakmayın
Bir güvercinin tedirginliğidir, anladınız onu
Sahi İsa göğe çekilmişti değil mi!..
Özgür Edebiyat dergisi
Kasım-Aralık 2011
Saturday, 28 January 2012
ŞAİR, GİZEM VE KABA
Hasip Bingöl
Gazeteci Hrant Dink’in katledilmesinin ardından zaman sanki biraz daha hızla akıp gitmekte, her gün biraz daha yaşlanmakta. Hakikati mündemiç vicdanı can kafesinde taşıyan her benî âdem, zamanın acımasız pençe-i kahrıyla her lahza biraz daha çöküvermekte, giderek bir hüzün ve keder yumağı haline gelmektedir. Bu vaziyetin hüküm sürdüğü satıh ve araladığı kapıdan çok şeyler yazıldı, çizildi; halen de yazılıp çizilmeye devam etmekte. Herkesin kendi penceresinden bir biçimde müdahil olduğu türlü yorumlar, neşriyatlar, yüksek sesli düşünmeler, kıyısından da olsa kimi hesaplaşmalara da kapı aralamış bulunmakta. Kapı aralamalara müsebbip hesaplaşmalar neticesinde yüce aydın ve sanatkâr bilinci ve sorumluluğuyla(!) serdedilen düşünceler, aslında bu coğrafyada zihinsel olarak nerede, hangi kertede bulunduğumuzun da göstergesidir. Oluşturulan sisli atmosfer, bir yandan ileri demokrasi fikriyatının pratize edildiği yanılsamasına yol açarken beri yandan giderek kendi gölgesinin hastası birer narkissosa çevirmektedir bizleri. Esas yanılgı, Dink’in cenaze merasiminde “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz” sloganlarının yükseldiği mücbir müspet zeminde tartışıyor görünsek de, alsında bu tartışmanın zihinsel arka planını besleyen mevzunun pek de yabancısı olmadığımız gerçeği. Söz ve yazı meclislerinde sözü alanların kahir ekseriyetinin kendilerine biçtikleri demokrat, takındıkları adalet pozları, insanî vasıfların gerektirdiği vicdana sahip barış yanlıları izlenimi, sisli fotoğrafa dikkatle bakılınca bir yanılsama olduğu görülecektir. Sözünü ettiğim tartışmanın beslendiği art alan, her ne kadar alenen dile getirilmese de satır aralarında rahatlıkla deşifre edilecek mahiyettedir. Bir bulutsuluk oluşturularak inşa edilen, kutsallıklar ve naiflikler çerçevesinde şekillenen bir tartışmadır söz konusu olan. Bir yanılsamanın etrafında şekillenen tartışmanın kendisi ve özneleri, kuşkusuz gücünü mazisine borçludurlar. İmparatorluktan tevarüs “çok kültürlü” bir zemin ve atmosferde kurulan ve cumhuriyet’i sıfat olarak yanı başına alan Türkiye’nin, bu “çok kültürlülüğü” garipsemesi, eritmelerle inşa edip oluşturduğu üniter yapıyı refleksif öfkelerle korumaya çalışması yeni olmamakla beraber, zihinlerdeki kirliliğin esas kaynaklandığı nokta ve sözünü ettiğim mazidir. Bu mirastan beslenen zevatın hele de şuara takımının sağlıklı fikirler serdetmesi düşünülemez. Özellikle son dönemlerde sayısı artarak filizlenen ulusalcı şair-aydın tipinin, Türkiye’nin sorunlarına ilişkin, sözüm ona, çözüm önerileri sunma endişesiyle “şair” sözcüğü etrafında bir gizem oluşturmaları, bu gizemle afsunlanarak kendilerinden geçmelerine çokça şahit olmaktayız. Kötülüklerini ve paranoyalarını naif kılmak adına, şair sözünün ehemmiyetli, şeksiz ve şüphesiz, yüreğinin merhamet dolu olduğunu, insanî olanın şairler tarafından ancak dile getirilebileceğini ifade eden bu ulusalcı zevat, küfrünü örtmenin şehvetine kapıldığını fark edemeyecek denli kendinden geçmiş bulunmaktadır. Oysa asırlar öncesinden şairin kendisini dâhil ederek söylediği: “Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var/Aldanma ki şâir sözü elbet yalandır.” mısraların gerisine düşerek küfrünü harlandırmak, ancak modernist kafalara nasip olur. Fikir ve çözüm önerileri adı verilerek deklare edilip ortaya atılan düşünce(sizlik)ler, hümanizma kırıntıları ve şiirin şuur kılıfı giydirilmiş, gerçekte ise ulusalcıların, artık İslamcıların da, sığınağı olan Kemalizm’in son sürümünden başkaca bir şey değildir. Bu durumun daha iyi anlaşılması kuşkusuz hafızamızın sıhhatine bağlıdır.
Demokrasi ve miras
İmparatorluk bakiyesi olarak Cumhuriyet, Devlet-i Âliyye’den yalnızca şu üzerinde yaşadığımız zemini değil, aynı zamanda birçok halet-i ruhiyeyi de tevarüs eylemiştir. Padişah Selim’in Anadolu’da yerli halka karşı giriştiği cengâverlik, Murat IV.’ün şiire ve şairlere ilgisi, Kuyucu Murat Paşa’nın Alevî kıyımı, Hamîdiye Alaylarının halk sevgisi vesaire. Her nedense bugünlerde bu mirasa sahip çıkma ve bunu paylaşma kimilerince daha bir anlamlı oluyordur.
Hiçbir dönemde bu topraklarda kendisinden vazgeçilmeyen, ancak kimi dönemlerde kısmen dinelen bir milliyetçiliğin olduğu muhakkaktır. Şimdilerde yeniden ve şiddetle hortlatılmaya çalışılan ve her gündeme geldiğinde önüne kimilerince çeşitli sıfatlar getirilmeye çalışılarak şirin gösterilmek istenilen milliyetçiliğin, artık ırkçılığa evirildiği bir süreci yaşıyoruz. Nasyonalizmi şirin göstermeye çalışan zihinler, bunu adeta üniter yapının tek kurtuluş reçetesi olarak takdim etmekten geri durmuyorlar. Nasyonalizmin, kimilerince “muhafazakâr-mukaddesatçılık” şeklinde tarif edilmesi, kimilerince de “ulusalcılık” olarak öztürkçeleştirilip ulusalcı bir kisveye büründürülmesi de sözünü ettiğim refleks olarak okunabilir. Anlaşılan o ki imparatorluk tevarüsü cumhuriyet beslemesi bu mirasa daha çok ortaklar çıkacaktır.
Dünyada üzerinde ittifak edilen demokrasi fikriyatının sanırım “Türk demokrasisi versiyonu” söz konusu toprak olunca, yerle yeksan olmakla kalmayıp yerle yeksanlığı vazeden bir şeye tekabül etmektedir. Bu topraklarda adına demokrasi denilen şey, tekelleştirilen, insanı ve insanlığı ıskalayıp ötekileştiren bir hüviyeti haizdir. Öyle ki bu sakat anlayış, pek çok savaş tamtamcısı gazeteci ve televizyoncular, misak-ı vatanist İslamcılar, ulusalcı şuara ve memur aydınlar mahsul etmektedir. Bundan olacak ki durumdan vazife çıkaranlar her daim neşvünema bulmaktadır bu topraklarda. Mahsul olarak da Ağcalar, Çakıcılar, Çatlılar, Samastlar, rahip katilleri, yayınevi baskıncıları, asit kuyucuları filizlenip sath-ı zeminlere arz-ı endam etmekteler. Artık başında “beyaz bere”si olmasa da Ogün’lerin, asitleri olmasa da kuyucuların vb. yalnız olmadıklarını, yalnız kalmadıklarını ve kalmayacaklarını sanırım söylemeye hacet yoktur. Ekranlarda, gazete köşelerinde, muhtelif mecmualarda, türlü türlü yerlerde her an karşımıza çıkmaktalar. Her Allahın günü bu türden insanlarla karşılaştıkça kahrolmamak mümkün değil. Hadi Ogünler, Hayaller cahil, Anadolu kabadayısı (bu iki tabir Murat Belge’ye ait), kaba kuvvet, şiddet yanlısı üç beş kendini bilmez deyip işin içinden sıyrıldık diyelim. Peki, bunca kelli felli adamlar… sanatçı kimliği ile karşımıza çıkan bu zevatlar... bunlar hakkında hangi tanımlamaları yapıp vicdanımızı rahatlatacağız. Ogünler belki bir kez tetiği çeker, ya bu adamlar… hangi sözcükleri kirletmiyor ki bunlar... hangi sözcükler tacizine uğramıyor bu adamların… bunların kirlettikleri sözcükleri kullanmayıp sus mu kalacağız. Hangi cümleler bize şefkatini gösterecek bundan böyle... hangi dili kullanacağız harfleri olmayan…
Milliyetçiliğin yan etkileri
Milliyetçiliği Türkiye’de iyi bir şey olarak algılayan, bu ülkenin kurtuluşunun tek reçetesi olarak sunanların “Milliyetçiliğin prospektüsü”nü iyi okumadıkları, yan etkilerinin neler olduğundan bihaber oldukları muhakkaktır. Şimdilerde milliyetçiliği sınıflama modaları çıkmaya başladı. Öyle ki kimilerince dillendirilen negatif ve pozitif milliyetçilik tarifleri belli ki kifayet etmemiş gözüküyor. Farklı milliyetçilikler mevcuttur ve gittikçe de çeşitlenecektir kuşkusuz. Saldırgan, savunmacı, şovenist, yabancı düşmanı, popüler, entelektüel milliyetçilik vb. çeşitli hallerde tezahür eden milliyetçilikler söz konusu. Türkiye’de belki farklı olarak dinle milliyetçiliğin iç içe (belki de kasıtlı olarak) geçtiği daha komplike türden bir milliyetçilikten söz edilebilir. Bu yazıda milliyetçiliğin tarihini yahut türlerini inceleme gibi bir niyetimiz yok. Türkiye’de ırkçılığa evirilmekte, belki de evirilmiş, olan bir milliyetçiliktir sözünü ettiğimiz. Yabancı ya de “öteki” düşmanlığına (xenofobi) dönüşen bir milliyetçiliğin ayak sesleri her yerden duyulmaktadır. “Vatan Yahut Silistre”den beslenen “Ya sev ya terk et!’çi kafaların algılamakta zorlandıkları ve kurtuluş olarak sundukları milliyetçiliğin artık bu topraklara haddinden fazla zarar verdiği.
Bu yazının ana mihverini oluşturan milliyetçilik/ulusalcılık sınıflaması, hiç kuşkusuz kelli felli adamların da dâhil olduğu “entelektüel/sanatsal milliyetçilik”tir. Ki bunun ırkçılığa evirilmesi en korkuncu olsa gerek. Ortaya atılan fikrilerin, yapılmak istenenlerin “ırkçılıktan” başka izahı olmamakla beraber, patolojik bir durumun da tezahürüdür. Ulus inşasının gayrimüslimler ve Kürtler başta olmak üzere bütün ara renkleri yok sayması, eritmeye çalışması, ilânihaye topyekûn bir bitirmeyi hedeflemesi, malumun ilanından başka bir şey değildir. Türkiye’nin mozaiğini teşkil eden etnik ve dinî unsurların bir “zenginlik” değil de “bölücü”, “öteki” olarak algılanması kimi kafalarda zaten var olan bir durum. Bunu dile getirmek yeni bir şey değildir elbet; ancak aydın’lığı ve şairliği kendinden menkul sayanların bu düşünceye doğru yol almaları ilim, şiir ve demokrasi adına büyük bir talihsizlik. Bu da şekillenen yeni dünyada kendisine rol biçilen kalem erbabı pek çok edip ve sanatçı başta olmak üzere, memur aydınların etnik unsurların imhasında tasfiye provacısı olarak rollerine iyice ısınmış olduklarını göstermektedir.
Nasyonalizme göz kırpmış ve iman etmiş bir ortamda, yazılan şiiri nezih bulmak, şairin duygularının münezzeh, hakikatin yalnız kendisinin dilinden döküleceğini beklemek ve sanmak, şair duruşundan bahsetmek, en hafif ifadeyle safdillik olur.
Dört bir yanımızda kalın ve de kaba sözler dolaşımda…
KARAYAZI, eylül-ekim 2011
Gazeteci Hrant Dink’in katledilmesinin ardından zaman sanki biraz daha hızla akıp gitmekte, her gün biraz daha yaşlanmakta. Hakikati mündemiç vicdanı can kafesinde taşıyan her benî âdem, zamanın acımasız pençe-i kahrıyla her lahza biraz daha çöküvermekte, giderek bir hüzün ve keder yumağı haline gelmektedir. Bu vaziyetin hüküm sürdüğü satıh ve araladığı kapıdan çok şeyler yazıldı, çizildi; halen de yazılıp çizilmeye devam etmekte. Herkesin kendi penceresinden bir biçimde müdahil olduğu türlü yorumlar, neşriyatlar, yüksek sesli düşünmeler, kıyısından da olsa kimi hesaplaşmalara da kapı aralamış bulunmakta. Kapı aralamalara müsebbip hesaplaşmalar neticesinde yüce aydın ve sanatkâr bilinci ve sorumluluğuyla(!) serdedilen düşünceler, aslında bu coğrafyada zihinsel olarak nerede, hangi kertede bulunduğumuzun da göstergesidir. Oluşturulan sisli atmosfer, bir yandan ileri demokrasi fikriyatının pratize edildiği yanılsamasına yol açarken beri yandan giderek kendi gölgesinin hastası birer narkissosa çevirmektedir bizleri. Esas yanılgı, Dink’in cenaze merasiminde “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz” sloganlarının yükseldiği mücbir müspet zeminde tartışıyor görünsek de, alsında bu tartışmanın zihinsel arka planını besleyen mevzunun pek de yabancısı olmadığımız gerçeği. Söz ve yazı meclislerinde sözü alanların kahir ekseriyetinin kendilerine biçtikleri demokrat, takındıkları adalet pozları, insanî vasıfların gerektirdiği vicdana sahip barış yanlıları izlenimi, sisli fotoğrafa dikkatle bakılınca bir yanılsama olduğu görülecektir. Sözünü ettiğim tartışmanın beslendiği art alan, her ne kadar alenen dile getirilmese de satır aralarında rahatlıkla deşifre edilecek mahiyettedir. Bir bulutsuluk oluşturularak inşa edilen, kutsallıklar ve naiflikler çerçevesinde şekillenen bir tartışmadır söz konusu olan. Bir yanılsamanın etrafında şekillenen tartışmanın kendisi ve özneleri, kuşkusuz gücünü mazisine borçludurlar. İmparatorluktan tevarüs “çok kültürlü” bir zemin ve atmosferde kurulan ve cumhuriyet’i sıfat olarak yanı başına alan Türkiye’nin, bu “çok kültürlülüğü” garipsemesi, eritmelerle inşa edip oluşturduğu üniter yapıyı refleksif öfkelerle korumaya çalışması yeni olmamakla beraber, zihinlerdeki kirliliğin esas kaynaklandığı nokta ve sözünü ettiğim mazidir. Bu mirastan beslenen zevatın hele de şuara takımının sağlıklı fikirler serdetmesi düşünülemez. Özellikle son dönemlerde sayısı artarak filizlenen ulusalcı şair-aydın tipinin, Türkiye’nin sorunlarına ilişkin, sözüm ona, çözüm önerileri sunma endişesiyle “şair” sözcüğü etrafında bir gizem oluşturmaları, bu gizemle afsunlanarak kendilerinden geçmelerine çokça şahit olmaktayız. Kötülüklerini ve paranoyalarını naif kılmak adına, şair sözünün ehemmiyetli, şeksiz ve şüphesiz, yüreğinin merhamet dolu olduğunu, insanî olanın şairler tarafından ancak dile getirilebileceğini ifade eden bu ulusalcı zevat, küfrünü örtmenin şehvetine kapıldığını fark edemeyecek denli kendinden geçmiş bulunmaktadır. Oysa asırlar öncesinden şairin kendisini dâhil ederek söylediği: “Ger derse Fuzûlî ki güzellerde vefâ var/Aldanma ki şâir sözü elbet yalandır.” mısraların gerisine düşerek küfrünü harlandırmak, ancak modernist kafalara nasip olur. Fikir ve çözüm önerileri adı verilerek deklare edilip ortaya atılan düşünce(sizlik)ler, hümanizma kırıntıları ve şiirin şuur kılıfı giydirilmiş, gerçekte ise ulusalcıların, artık İslamcıların da, sığınağı olan Kemalizm’in son sürümünden başkaca bir şey değildir. Bu durumun daha iyi anlaşılması kuşkusuz hafızamızın sıhhatine bağlıdır.
Demokrasi ve miras
İmparatorluk bakiyesi olarak Cumhuriyet, Devlet-i Âliyye’den yalnızca şu üzerinde yaşadığımız zemini değil, aynı zamanda birçok halet-i ruhiyeyi de tevarüs eylemiştir. Padişah Selim’in Anadolu’da yerli halka karşı giriştiği cengâverlik, Murat IV.’ün şiire ve şairlere ilgisi, Kuyucu Murat Paşa’nın Alevî kıyımı, Hamîdiye Alaylarının halk sevgisi vesaire. Her nedense bugünlerde bu mirasa sahip çıkma ve bunu paylaşma kimilerince daha bir anlamlı oluyordur.
Hiçbir dönemde bu topraklarda kendisinden vazgeçilmeyen, ancak kimi dönemlerde kısmen dinelen bir milliyetçiliğin olduğu muhakkaktır. Şimdilerde yeniden ve şiddetle hortlatılmaya çalışılan ve her gündeme geldiğinde önüne kimilerince çeşitli sıfatlar getirilmeye çalışılarak şirin gösterilmek istenilen milliyetçiliğin, artık ırkçılığa evirildiği bir süreci yaşıyoruz. Nasyonalizmi şirin göstermeye çalışan zihinler, bunu adeta üniter yapının tek kurtuluş reçetesi olarak takdim etmekten geri durmuyorlar. Nasyonalizmin, kimilerince “muhafazakâr-mukaddesatçılık” şeklinde tarif edilmesi, kimilerince de “ulusalcılık” olarak öztürkçeleştirilip ulusalcı bir kisveye büründürülmesi de sözünü ettiğim refleks olarak okunabilir. Anlaşılan o ki imparatorluk tevarüsü cumhuriyet beslemesi bu mirasa daha çok ortaklar çıkacaktır.
Dünyada üzerinde ittifak edilen demokrasi fikriyatının sanırım “Türk demokrasisi versiyonu” söz konusu toprak olunca, yerle yeksan olmakla kalmayıp yerle yeksanlığı vazeden bir şeye tekabül etmektedir. Bu topraklarda adına demokrasi denilen şey, tekelleştirilen, insanı ve insanlığı ıskalayıp ötekileştiren bir hüviyeti haizdir. Öyle ki bu sakat anlayış, pek çok savaş tamtamcısı gazeteci ve televizyoncular, misak-ı vatanist İslamcılar, ulusalcı şuara ve memur aydınlar mahsul etmektedir. Bundan olacak ki durumdan vazife çıkaranlar her daim neşvünema bulmaktadır bu topraklarda. Mahsul olarak da Ağcalar, Çakıcılar, Çatlılar, Samastlar, rahip katilleri, yayınevi baskıncıları, asit kuyucuları filizlenip sath-ı zeminlere arz-ı endam etmekteler. Artık başında “beyaz bere”si olmasa da Ogün’lerin, asitleri olmasa da kuyucuların vb. yalnız olmadıklarını, yalnız kalmadıklarını ve kalmayacaklarını sanırım söylemeye hacet yoktur. Ekranlarda, gazete köşelerinde, muhtelif mecmualarda, türlü türlü yerlerde her an karşımıza çıkmaktalar. Her Allahın günü bu türden insanlarla karşılaştıkça kahrolmamak mümkün değil. Hadi Ogünler, Hayaller cahil, Anadolu kabadayısı (bu iki tabir Murat Belge’ye ait), kaba kuvvet, şiddet yanlısı üç beş kendini bilmez deyip işin içinden sıyrıldık diyelim. Peki, bunca kelli felli adamlar… sanatçı kimliği ile karşımıza çıkan bu zevatlar... bunlar hakkında hangi tanımlamaları yapıp vicdanımızı rahatlatacağız. Ogünler belki bir kez tetiği çeker, ya bu adamlar… hangi sözcükleri kirletmiyor ki bunlar... hangi sözcükler tacizine uğramıyor bu adamların… bunların kirlettikleri sözcükleri kullanmayıp sus mu kalacağız. Hangi cümleler bize şefkatini gösterecek bundan böyle... hangi dili kullanacağız harfleri olmayan…
Milliyetçiliğin yan etkileri
Milliyetçiliği Türkiye’de iyi bir şey olarak algılayan, bu ülkenin kurtuluşunun tek reçetesi olarak sunanların “Milliyetçiliğin prospektüsü”nü iyi okumadıkları, yan etkilerinin neler olduğundan bihaber oldukları muhakkaktır. Şimdilerde milliyetçiliği sınıflama modaları çıkmaya başladı. Öyle ki kimilerince dillendirilen negatif ve pozitif milliyetçilik tarifleri belli ki kifayet etmemiş gözüküyor. Farklı milliyetçilikler mevcuttur ve gittikçe de çeşitlenecektir kuşkusuz. Saldırgan, savunmacı, şovenist, yabancı düşmanı, popüler, entelektüel milliyetçilik vb. çeşitli hallerde tezahür eden milliyetçilikler söz konusu. Türkiye’de belki farklı olarak dinle milliyetçiliğin iç içe (belki de kasıtlı olarak) geçtiği daha komplike türden bir milliyetçilikten söz edilebilir. Bu yazıda milliyetçiliğin tarihini yahut türlerini inceleme gibi bir niyetimiz yok. Türkiye’de ırkçılığa evirilmekte, belki de evirilmiş, olan bir milliyetçiliktir sözünü ettiğimiz. Yabancı ya de “öteki” düşmanlığına (xenofobi) dönüşen bir milliyetçiliğin ayak sesleri her yerden duyulmaktadır. “Vatan Yahut Silistre”den beslenen “Ya sev ya terk et!’çi kafaların algılamakta zorlandıkları ve kurtuluş olarak sundukları milliyetçiliğin artık bu topraklara haddinden fazla zarar verdiği.
Bu yazının ana mihverini oluşturan milliyetçilik/ulusalcılık sınıflaması, hiç kuşkusuz kelli felli adamların da dâhil olduğu “entelektüel/sanatsal milliyetçilik”tir. Ki bunun ırkçılığa evirilmesi en korkuncu olsa gerek. Ortaya atılan fikrilerin, yapılmak istenenlerin “ırkçılıktan” başka izahı olmamakla beraber, patolojik bir durumun da tezahürüdür. Ulus inşasının gayrimüslimler ve Kürtler başta olmak üzere bütün ara renkleri yok sayması, eritmeye çalışması, ilânihaye topyekûn bir bitirmeyi hedeflemesi, malumun ilanından başka bir şey değildir. Türkiye’nin mozaiğini teşkil eden etnik ve dinî unsurların bir “zenginlik” değil de “bölücü”, “öteki” olarak algılanması kimi kafalarda zaten var olan bir durum. Bunu dile getirmek yeni bir şey değildir elbet; ancak aydın’lığı ve şairliği kendinden menkul sayanların bu düşünceye doğru yol almaları ilim, şiir ve demokrasi adına büyük bir talihsizlik. Bu da şekillenen yeni dünyada kendisine rol biçilen kalem erbabı pek çok edip ve sanatçı başta olmak üzere, memur aydınların etnik unsurların imhasında tasfiye provacısı olarak rollerine iyice ısınmış olduklarını göstermektedir.
Nasyonalizme göz kırpmış ve iman etmiş bir ortamda, yazılan şiiri nezih bulmak, şairin duygularının münezzeh, hakikatin yalnız kendisinin dilinden döküleceğini beklemek ve sanmak, şair duruşundan bahsetmek, en hafif ifadeyle safdillik olur.
Dört bir yanımızda kalın ve de kaba sözler dolaşımda…
KARAYAZI, eylül-ekim 2011
Tuesday, 4 October 2011
ŞİİR ELEŞTİRİMİZ...
(...)
Hasip Bingöl'ün Geleceğin Tarihine Bakış: Yorgunlar Kantatı adlı, şair Mehmet Butakın'ın Yorgunlar Kantatı şiiri üzerine yaptığı çözümlemeler daha da ilgiye değer bir metin. Şairin, bu şiirindeki 'kötülük' ve 'ölüm' izleklerini apayrı bağlamlarda okuyor. Yazar, bir yerde şairin, şiirinde, ötekilik ve aidiyetsizlik temelli modern tarih algısı ve olgusunu şiirin içine sakladığını vurguluyor. Bingöl, şairin, özelde statükoyu dışlayan bir şiiri üretme serüveninde olduğunun altını çiziyor. Sayısız tespit içinde ilgimizi çeken, Bingöl'ün Butakın'ın şiirindeki şiddet'i gösterişi. Yazar, bu şiirde şiddetin var olduğunu, ama doğasının zülüm taşıyan iktidarların modern şiddetinin ötesinde bir özelliğe sahip olduğunu vurguluyor. Aslında, kök olarak Bingöl, Butakın'ın şiirindeki kendine münhasır varoluşsal yalnızlık'ın şairde doğurduğu dürtülerin neler olduğunu araştırıyor. Bu da üstüne çok konuşulacak bir metin.
Orhan Kahyaoğlu
Radikal Kitap
7/3/2008
Saturday, 2 April 2011
ŞİİR DEFTERİ'NDEN
Şeref Bilsel - Cenk Gündoğdu
Hasip Bingöl, (1981, Bingöl), şiir üzerine de dikkate değer yazılar ortaya koyan bir şair. 2007 yılında ilk kitabı ‘Kayıp Tablet’i yayımladı. Kitap, yedi uzun şiirden oluşuyor. Bir ilk kitaptan çok, uzunca bir zaman çalışılmış, derinleşilmiş bir ‘olgunluk’ kitabı gibi; fakat şiir okurlarının kolayca ilişkileneceği, içine gireceği şiirler değil bunlar. Oldukça geniş bir kelime kadrosuna sahip ‘Kayıp Tablet’. Bingöl, kullandığı sözcükler kadar, sözcüğü ‘nerde’ kullandığına dikkat ediyor. Söz sanatlarını ustalıkla kullanıyor. Divan şiirinin kavi şairlerine göndermeler ve sağlam bir dilbilgisi karşılıyor bizleri. “su sızlıyor durmadan, Hâfız ağlıyor/ yanı başımda./ eğilsem toplayacağım kasideleri.”
Şiir Defteri, 2008
Hasip Bingöl, (1981, Bingöl), şiir üzerine de dikkate değer yazılar ortaya koyan bir şair. 2007 yılında ilk kitabı ‘Kayıp Tablet’i yayımladı. Kitap, yedi uzun şiirden oluşuyor. Bir ilk kitaptan çok, uzunca bir zaman çalışılmış, derinleşilmiş bir ‘olgunluk’ kitabı gibi; fakat şiir okurlarının kolayca ilişkileneceği, içine gireceği şiirler değil bunlar. Oldukça geniş bir kelime kadrosuna sahip ‘Kayıp Tablet’. Bingöl, kullandığı sözcükler kadar, sözcüğü ‘nerde’ kullandığına dikkat ediyor. Söz sanatlarını ustalıkla kullanıyor. Divan şiirinin kavi şairlerine göndermeler ve sağlam bir dilbilgisi karşılıyor bizleri. “su sızlıyor durmadan, Hâfız ağlıyor/ yanı başımda./ eğilsem toplayacağım kasideleri.”
Şiir Defteri, 2008
"KAYIP TABLET" -Şiir Defteri
Sezai Sarıoğlu,
Hasip Bingöl'ün ilk şiir kitabı üzerine yazılan yazılar, iyi bir şairi işaret ediyordu. Kayıp Tablet kitabıyla şair, tarihi, insani, poetik ve politik bir sorunsalı açık ve dolaylı olarak şiirlerin içine, çekirdeğine yedirmiş. Bu şiirler, genel olarak Ortadoğu özel olarak Doğu metinlerinin, söylencelerin arka planında "ötekileştirilmiş" bir dünyayı imleyen sözcüklerin içinden kurulmuş şiirler. İlk kitabıyla kavmine ve coğrafyasına ait delillerini güçlü bir dille, imgelerle şiir arastasına boca eden biri yolumuzu kestiyse, bize, hoş buldun, demek düşer… Şiirden daha fazla bir şiir kitabından söz ediyorum, desem bulunur mu bir işiten?
Şiir Defteri, 2008
Sunday, 26 December 2010
Dünyaya İlişkin Tasarıların Mümkün Olduğu ...
—İlk şiirinizi nerede, hangi tarihte yayımladınız ve dönemin şiir ortamından bahseder misiniz?
Şair olarak anılmanın ilk adımı olan ilk şiirimin yayımlanması, elbette herkes gibi heyecanla ama biraz da tedirginlikle… Tedirginlik şu ki şairlik gibi ağır bir vasfı kendine fazla görmek, şiir yazayım fakat şair anılmayayım; yayımlayayım fakat bilinmeyeyim çelişkisiyle tezahür etti bende. Bu çelişkiyi inşa eden şey, şair yahut şiirin kutsallığı gibi temelsiz olduğuna inandığım düşünceden tamamen uzak, tersi bir zihinsel işleyişi ima etmektedir. İşte o ilk şiiri, 2000–01 yılında üniversitede bir grup edebiyat heveslisinin çıkardığı Anafor dergisinde yayımladığımı hatırlıyorum.
İçinde bulunduğum, az buçuk öznesi olduğumu düşündüğüm 2000’li yılların edebiyat ortamı, İmparatorluğun son yüz yılı dâhil, cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde açıkça konuşulmayan, tartışılmayan hatta kendimize bile yüksek sesle itiraf etmekten çekindiğimiz, düşünülmesi dahi problem olan (t)onlarca meseleyi, mevzuları konuştuğumuz, tartışmaya çalıştığımız, en önemlisi zihinlerdeki örtük faşizmin deşifre edildiği bir ortam. Etnik ya da sosyal ayaklanmalar, kıyımlar, darbeler, ikinci cumhuriyet tartışmaları, Diyarbakır cezaevinde olup bitenler, devletin örtük işleri için inşa ettiği yedek yapılanmalar, Ergenekon, asit kuyuları vs. vs. sözünü ettiğim örtük ırkçı faşizmin dil sürçmesi olarak itiraf edilmiş değil. Tersine bu tür insanlık dışı muamelelerin, faşist zihinlerde daima muhafaza edildiği, her an tedavüle konulabileceği ve tekrarının mümkün olduğunun hatırlatılmasıdır. Adeta bir korkutma aracı, Demoklesin kılıcı olarak diri tutulan bir ulus-devlet geleneği. Yani bir yandan konuşurken bir yandan da konuşmaya tahammülü olmayanların geleneksel ırkçı yöntemlerle alabildiğine karşı koymaya çalıştığı ve adına derin denilen kirli yapılanmalara başvurdukları bir ortamda şiir yazmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda 2000’li yılların 70, 80 ve 90’lı yıllara nazaran ‘sözün söylenebilirliğinin imkânı bakımından’ görece daha iyi olduğunu, 2000’lerde şiir/yazı yazmaya başlayanların sözünü daha yüksek sesle ve esirgemeden dile getirdiğini söylemek ve bu durumu tespit etmek gerekir düşüncesindeyim. Bunu, aynı zamanda bir hakkın da teslimi olarak görüyorum.
(devamı; Üç Nokta'da)
Üç Nokta Edebiyat Dergisi
[Şubat 2010]
Şair olarak anılmanın ilk adımı olan ilk şiirimin yayımlanması, elbette herkes gibi heyecanla ama biraz da tedirginlikle… Tedirginlik şu ki şairlik gibi ağır bir vasfı kendine fazla görmek, şiir yazayım fakat şair anılmayayım; yayımlayayım fakat bilinmeyeyim çelişkisiyle tezahür etti bende. Bu çelişkiyi inşa eden şey, şair yahut şiirin kutsallığı gibi temelsiz olduğuna inandığım düşünceden tamamen uzak, tersi bir zihinsel işleyişi ima etmektedir. İşte o ilk şiiri, 2000–01 yılında üniversitede bir grup edebiyat heveslisinin çıkardığı Anafor dergisinde yayımladığımı hatırlıyorum.
İçinde bulunduğum, az buçuk öznesi olduğumu düşündüğüm 2000’li yılların edebiyat ortamı, İmparatorluğun son yüz yılı dâhil, cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde açıkça konuşulmayan, tartışılmayan hatta kendimize bile yüksek sesle itiraf etmekten çekindiğimiz, düşünülmesi dahi problem olan (t)onlarca meseleyi, mevzuları konuştuğumuz, tartışmaya çalıştığımız, en önemlisi zihinlerdeki örtük faşizmin deşifre edildiği bir ortam. Etnik ya da sosyal ayaklanmalar, kıyımlar, darbeler, ikinci cumhuriyet tartışmaları, Diyarbakır cezaevinde olup bitenler, devletin örtük işleri için inşa ettiği yedek yapılanmalar, Ergenekon, asit kuyuları vs. vs. sözünü ettiğim örtük ırkçı faşizmin dil sürçmesi olarak itiraf edilmiş değil. Tersine bu tür insanlık dışı muamelelerin, faşist zihinlerde daima muhafaza edildiği, her an tedavüle konulabileceği ve tekrarının mümkün olduğunun hatırlatılmasıdır. Adeta bir korkutma aracı, Demoklesin kılıcı olarak diri tutulan bir ulus-devlet geleneği. Yani bir yandan konuşurken bir yandan da konuşmaya tahammülü olmayanların geleneksel ırkçı yöntemlerle alabildiğine karşı koymaya çalıştığı ve adına derin denilen kirli yapılanmalara başvurdukları bir ortamda şiir yazmaya çalışıyoruz. Bu bağlamda 2000’li yılların 70, 80 ve 90’lı yıllara nazaran ‘sözün söylenebilirliğinin imkânı bakımından’ görece daha iyi olduğunu, 2000’lerde şiir/yazı yazmaya başlayanların sözünü daha yüksek sesle ve esirgemeden dile getirdiğini söylemek ve bu durumu tespit etmek gerekir düşüncesindeyim. Bunu, aynı zamanda bir hakkın da teslimi olarak görüyorum.
(devamı; Üç Nokta'da)
Üç Nokta Edebiyat Dergisi
[Şubat 2010]
"80'LERDE ÇOCUK OLMAK"
RESMİ HİZMETE MAHSUS ÇOCUKLUĞUM
Uzaktan gören herkesin fısıldadığı cümleydi. Bir ağaç neden bir dağın gövdesine oturur, saçlarıyla okşardı kalbini yamaçların? Bir izahı olmalıydı. Dağın örtüsü müydü yoksa, dağ ağaçsız büyüyemez miydi, ne diye bir başına dikiliversin. Uzaktan hep bir keder, bir yalnızlıktı. Ne ağacı olduğu, niçin bir dağın gövdesine oturduğu çocukluğumun gözlerinde kamaşan bir hikmet, mutluluk ve geçmiş hülyası oldu hep. Düşler boy vermeye başlamış, fakat ağacın sırrı henüz uzağa ve çocuk dünyama malum olmamıştı. Dalları göğe doğru yol aldı, kökleri ahtapot gibi kıvrım kıvrım her yanı sardı, toprağına derinleşti. Bu köklerin büyük bir kısmı kıyılmalara, kesilmelere aldırış etmeden geriye kalanlarla sırtını gurur, azamet ve haşmetle arkasında yükselen dağa yasladı. Bu dağ Çare dağıydı. İki sevgili oldu dağ ile ağaç. Dağ ve ağaç sevgiliden başka ne olabilirdi ki… Çare, güneşi görür görmez büyük bir sevinçle elinden tutup şefkatini ve bereketini başından aşağı ağaca savururdu.(...)
(...) Taşlara fısıldadık. Çelişkimizi taşlara yükledik. Büyüyünce kaya olsunlar istedik. Yel kayadan bir şey koparamaza inandık. Hayat esirgendi çocukluğumuzdan, “dakika ve skor alınan” bir oyun olduk, devam edip etmeyeceği bilinmeyen bir maçta. “Vurursa gol, vuruyor, aut” olduk. Her maçımızı işaret levhaları, elektrik fincanları ile oynadık. Orman bekçileri, karayolları personlinin belası olduk. Bir oyundan bir başka oyuna fırlatıldık. (...)
Hasip Bingöl
80'lerde Çocuk Olmak,
Yitik Ülke Yayınları, 2010
(Devamı, kitapta...)
Tuesday, 24 August 2010
Şiir gençliktir!
Haydar ERGÜLEN
Çok genç şair var, daha da olsun, çünkü şiir gençlik demektir, genç işidir. Kayıp Tablet (Yom) en gençlerden Hasip Bingöl'ün ilk kitabı. Doğulu izleklerle, söylencelerle oluşturulmuş bir şiirin de en yeni seslerinden. Kendine özgü bir sözlüğü genişletmeye çalışan bu şiir, bizi Türkçenin doğusundaki kayıp seslere ulaştırmak gibi bir görevi de üstlenmiş. Bunu da layığıyla yerine getiriyor. Acılı bir kavmin kaçınılmaz sözcüsü olmanın getirdiği kederse tüm şiirlere sirayet ediyor: kendi dilimde yabancı buldum sözlerimi/ kendi sesimin limanına sığınmak/ ve kendi suretime dönmek için/ yüzümü sildim gül yapraklarıyla/ yazık ki kavmimin sözcüsü kıldığım güller/ zakkum ağacının gölgesiyle büyümüş/ yüzümdeki acılık, sözlerimdeki eğrilik. Daha ilk kitabında uzun şiirlere yönelmiş olması da şiirinin kuruluşundaki söylence biçemini daha da geliştireceğinin bir işareti. Hasip Bingöl daha oylumlu şiirlerinde de benzer bir başarıya göstereceğe benziyor.
Radikal Kitap, 29 Haziran 2007
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6516
Çok genç şair var, daha da olsun, çünkü şiir gençlik demektir, genç işidir. Kayıp Tablet (Yom) en gençlerden Hasip Bingöl'ün ilk kitabı. Doğulu izleklerle, söylencelerle oluşturulmuş bir şiirin de en yeni seslerinden. Kendine özgü bir sözlüğü genişletmeye çalışan bu şiir, bizi Türkçenin doğusundaki kayıp seslere ulaştırmak gibi bir görevi de üstlenmiş. Bunu da layığıyla yerine getiriyor. Acılı bir kavmin kaçınılmaz sözcüsü olmanın getirdiği kederse tüm şiirlere sirayet ediyor: kendi dilimde yabancı buldum sözlerimi/ kendi sesimin limanına sığınmak/ ve kendi suretime dönmek için/ yüzümü sildim gül yapraklarıyla/ yazık ki kavmimin sözcüsü kıldığım güller/ zakkum ağacının gölgesiyle büyümüş/ yüzümdeki acılık, sözlerimdeki eğrilik. Daha ilk kitabında uzun şiirlere yönelmiş olması da şiirinin kuruluşundaki söylence biçemini daha da geliştireceğinin bir işareti. Hasip Bingöl daha oylumlu şiirlerinde de benzer bir başarıya göstereceğe benziyor.
Radikal Kitap, 29 Haziran 2007
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=6516
Monday, 9 August 2010
Şehir, ben ve Ortadoğu
ORHAN KAHYAOĞLU
Aralarında uzak da olsa bir akrabalık hissedilebilen iki şiir kitabı var elimizde. Şeref Bilsel'in Mecnûn Dalı ve Hasip Bingöl'ün Kayıp Tablet'i. Şeref Bilsel, bir önceki kitabındaki gibi, riskli bir şiir arayışının peşinde. Türkçe yazılan şiirin, halk şiiri de dahil birçok geleneksel kaynağıyla, İkinci Yeni gibi modernist şiir akımlarının; kesişme, hatta kaynaşma noktasında bir bileşenini arıyor gibi. Öte yandan, merkezi şehirli sezgiciliğine yaslansa da öz itibarıyla Doğulu, Ortadoğulu bir duyarganın içinde gezinen bir şiir üretme kaygısı yakalanıyor. Dolayısıyla, çatışkılarla dolu bir 'ben'i damıtıp, su yüzüne çıkararak bir şiir oluşturma çabası var. Kitaptaki çoğu şiirde, bu arayışın damıtılmış örnekleriyle karşılaşılıyoruz. Ama, bazı şiirlerde değindiğimiz türden bir özgünlüğe ulaşılamıyor. Örneğin, başta Cemal Süreya olmak üzere, bazı şairlerin ömür boyu kovaladığı, Ortadoğu'ya özgü bir şiir sorunsalının, takipçisi gözüküyor. Bazense bu etkileşimden sıyrılıp, tamamen kendi ben'ine kilitlenerek yazdığı, son derece özgün şiirlere rastlanıyor. Yine de, günümüz şiir ortalamasının bir adım önünde giden bir şiir yapılanması olarak değerlendirilebilir bu şairin çabaları. Şeref Bilsel, oldukça genç bir şair. Hasip Bingöl'se çok daha genç. Kayıp Tablet onun ilk kitabı. Bu kitaptaki şiirlerde Ortadoğu daha kökte bir sorunsal olarak ön plana çıkmış. Ortadoğu'nun kültür, dil, söylem ve sözcükleri üzerine kurulmuş bir şiir bu. O da, tabii ki, bir şehirli duyargasıyla yazıyor şiirlerini. Ancak Ortadoğu dil ve kültürüne mesafe şöyle dursun, hemen tüm kitaptaki şiirlerin kurgu ve kökleri, Ortadoğu'nun tam içinden, dibinden fışkırıyor. Kendi şehirde, ben'i büyük ölçüde Ortadoğulu. Şiiri hemen hemen bu dil ve hatta söylencelere yaslanarak yazılmış. Kitabı, yaşı çok genç olduğu halde teknik açıdan çok yetkin bir yapıya sahip. Ancak, bu yapısal güçlülüğün içinde, birçok modern şairin şiirlerinden etkiler, izdüşümlerle karşılaşılıyor. Hele kitabın son şiiri 'şehvet ve hazine'de İsmet Özel şiirinin teknik kadar ses ve formlarından da fazlasıyla esinlendiği dikkat çekici.
Hasip Bingöl 'Kayıp Tablet'ini bulacak mı?
Kayıp Tablet, Bingöl'ün varlık ve hiçlik duygularının tüm gerginliğiyle su yüzüne çıktığı bir kitap. O dil, söylem ve kullandığı sözcüklerle Ortadoğulu bir kimlik ve ben'inin çatışkılarıyla bezeli bir ben. İşin hoş yanı, özellikle 'Kantadı' adlı kitabın birinci bölümünde var olan üç uzun şiirin, aynı temel kanalı, izlekleri işaretlemesinin yanında, şairin kendine ait bir dil ve yapıyı başarıyla oluşturması. Bu üç şiirin tamamen Hasip Bingöl'ün yaratısı olduğunu söylemek zor. Ama, büyük ölçüde kendi şiirinin hakikiliğini hissediyor insan. Çeşitli dizelerde Ece Ayhan'dan Sezai Karakoç ve Ülkü Tamer'e ait izleklere dolayımlı da olsa rastlanıyor. İkinci Yeni şiirinin ruhu büyük ölçüde sinebiliyor bu şiirlere. Ama, öte yandan Ahmet Arif şiirinin sorunsalıyla hiçbir bağ kurmadan, yine tam içinden, dibinden bir Ortadoğu duyarlılığını şiirine yedirebiliyor. Dize yapısı, sözcük seçimleri ve oluşturduğu kültürel kuşatıcılık noktasında çok etkili kesitlerde var. 'si bemol' adlı ilk şiir kendine has, ilginç bir ruhaniliği içinde barındırıyor. Değişik bir imgelemi var. Çok güçlü değil, ama etkili, kuşatıcı. Ortadoğu'da yaşanan keder yüklü dünyayı şair kendi ben'inden hareketle ilginç bir vücuda dönüştürmüş. Şairin kendi ben'iyle sen'i birlikte yolculuk ediyorlar. Aynı ben'e dair sorgu 'taş okumaları' şiirinde de derinleşiyor. Aynı sorunsal, tutkular düzeyinde şiir varoluşunu derinlemesine sorguluyor. 'zâtür're' adlı üçüncü şiirdeyse, sıraladığımız özelliklere ek olarak Bingöl'e has bir melankolinin bu uzun şiiri kuşatışı dikkat çekiyor. Bu şiirlerde dikkat çeken musiki ve tonlamalar özelikle 'zâtür're' adlı şiirde yetkin bir düzleme ulaşıyor. İşin ilginç yanı, bu dipten gelen Ortadoğulu duyarlılığın, bir şehirlinin kimliğiyle, ben'iyle çoğu kez kesişmesi. Hepatiti, melankolisi vs.'siyle apayrı çatışkılı semboller bunlar. Modern bir kurguyla, geleneksel, hatta etnik duyarlılıkların kazınmaya, çakışmaya devam ettiği ikinci bir bölüm daha var bu kitapta. Adı da 'Kayıp Tablet'. 'ilk oku... kalbime' adlı şiir de güçlü bir imge dünyasıyla bezeli. Keder tüm sıcaklığıyla sürüyor. Sanki Ortadoğu kökenli, apayrı bir ben'in yaradılışının peşinde. Dolayısıyla da yoğun mistik atmosfer, kederle iç içe, tutku yoluyla özel bir algıya dönüşüyor. Zaten süreç içinde şairin ağırlıklı İslami, hem de Hıristiyan kültürlerine yaptığı göndermelere rastlanıyor. İsmet Özel şiirinin dolaylı esinleriyle karşılaşılıyor. 'prematüre' şiirinde görece az, ama 'şehvet ve hazine' şiirinde dil, form ve söylem açısından İsmet Özel şiirinin açık etki ve kuşatıcılığı var. Şiirler güçlü, ama özellikle ikincisi, yarattığı heyecana rağmen Bingöl"ün daha kendine has bir dili henüz tam anlamıyla oluşturamadığını gösteriyor. Belki bir ilk kitap olarak kaçınılmaz bir esin bu. Şairin hangi şiirleri öncelikle yazdığını bilemiyoruz. Ama, ilk bölüm çok daha yetkin ve Bingöl'e özgü. Bingöl çok genç bir şair. Ve bu değindiğimiz saplantıyı aştığı noktada inanılmaz güçlü bir şair olmaya aday. Özellikle ilk bölümdeki üç şiirindeki gibi.
Radikal Kitap, 01/06/2007
KAYIP TABLET, Hasip Bingöl, Yom Yayınları, 2007, 64 sayfa
Aralarında uzak da olsa bir akrabalık hissedilebilen iki şiir kitabı var elimizde. Şeref Bilsel'in Mecnûn Dalı ve Hasip Bingöl'ün Kayıp Tablet'i. Şeref Bilsel, bir önceki kitabındaki gibi, riskli bir şiir arayışının peşinde. Türkçe yazılan şiirin, halk şiiri de dahil birçok geleneksel kaynağıyla, İkinci Yeni gibi modernist şiir akımlarının; kesişme, hatta kaynaşma noktasında bir bileşenini arıyor gibi. Öte yandan, merkezi şehirli sezgiciliğine yaslansa da öz itibarıyla Doğulu, Ortadoğulu bir duyarganın içinde gezinen bir şiir üretme kaygısı yakalanıyor. Dolayısıyla, çatışkılarla dolu bir 'ben'i damıtıp, su yüzüne çıkararak bir şiir oluşturma çabası var. Kitaptaki çoğu şiirde, bu arayışın damıtılmış örnekleriyle karşılaşılıyoruz. Ama, bazı şiirlerde değindiğimiz türden bir özgünlüğe ulaşılamıyor. Örneğin, başta Cemal Süreya olmak üzere, bazı şairlerin ömür boyu kovaladığı, Ortadoğu'ya özgü bir şiir sorunsalının, takipçisi gözüküyor. Bazense bu etkileşimden sıyrılıp, tamamen kendi ben'ine kilitlenerek yazdığı, son derece özgün şiirlere rastlanıyor. Yine de, günümüz şiir ortalamasının bir adım önünde giden bir şiir yapılanması olarak değerlendirilebilir bu şairin çabaları. Şeref Bilsel, oldukça genç bir şair. Hasip Bingöl'se çok daha genç. Kayıp Tablet onun ilk kitabı. Bu kitaptaki şiirlerde Ortadoğu daha kökte bir sorunsal olarak ön plana çıkmış. Ortadoğu'nun kültür, dil, söylem ve sözcükleri üzerine kurulmuş bir şiir bu. O da, tabii ki, bir şehirli duyargasıyla yazıyor şiirlerini. Ancak Ortadoğu dil ve kültürüne mesafe şöyle dursun, hemen tüm kitaptaki şiirlerin kurgu ve kökleri, Ortadoğu'nun tam içinden, dibinden fışkırıyor. Kendi şehirde, ben'i büyük ölçüde Ortadoğulu. Şiiri hemen hemen bu dil ve hatta söylencelere yaslanarak yazılmış. Kitabı, yaşı çok genç olduğu halde teknik açıdan çok yetkin bir yapıya sahip. Ancak, bu yapısal güçlülüğün içinde, birçok modern şairin şiirlerinden etkiler, izdüşümlerle karşılaşılıyor. Hele kitabın son şiiri 'şehvet ve hazine'de İsmet Özel şiirinin teknik kadar ses ve formlarından da fazlasıyla esinlendiği dikkat çekici.
Hasip Bingöl 'Kayıp Tablet'ini bulacak mı?
Kayıp Tablet, Bingöl'ün varlık ve hiçlik duygularının tüm gerginliğiyle su yüzüne çıktığı bir kitap. O dil, söylem ve kullandığı sözcüklerle Ortadoğulu bir kimlik ve ben'inin çatışkılarıyla bezeli bir ben. İşin hoş yanı, özellikle 'Kantadı' adlı kitabın birinci bölümünde var olan üç uzun şiirin, aynı temel kanalı, izlekleri işaretlemesinin yanında, şairin kendine ait bir dil ve yapıyı başarıyla oluşturması. Bu üç şiirin tamamen Hasip Bingöl'ün yaratısı olduğunu söylemek zor. Ama, büyük ölçüde kendi şiirinin hakikiliğini hissediyor insan. Çeşitli dizelerde Ece Ayhan'dan Sezai Karakoç ve Ülkü Tamer'e ait izleklere dolayımlı da olsa rastlanıyor. İkinci Yeni şiirinin ruhu büyük ölçüde sinebiliyor bu şiirlere. Ama, öte yandan Ahmet Arif şiirinin sorunsalıyla hiçbir bağ kurmadan, yine tam içinden, dibinden bir Ortadoğu duyarlılığını şiirine yedirebiliyor. Dize yapısı, sözcük seçimleri ve oluşturduğu kültürel kuşatıcılık noktasında çok etkili kesitlerde var. 'si bemol' adlı ilk şiir kendine has, ilginç bir ruhaniliği içinde barındırıyor. Değişik bir imgelemi var. Çok güçlü değil, ama etkili, kuşatıcı. Ortadoğu'da yaşanan keder yüklü dünyayı şair kendi ben'inden hareketle ilginç bir vücuda dönüştürmüş. Şairin kendi ben'iyle sen'i birlikte yolculuk ediyorlar. Aynı ben'e dair sorgu 'taş okumaları' şiirinde de derinleşiyor. Aynı sorunsal, tutkular düzeyinde şiir varoluşunu derinlemesine sorguluyor. 'zâtür're' adlı üçüncü şiirdeyse, sıraladığımız özelliklere ek olarak Bingöl'e has bir melankolinin bu uzun şiiri kuşatışı dikkat çekiyor. Bu şiirlerde dikkat çeken musiki ve tonlamalar özelikle 'zâtür're' adlı şiirde yetkin bir düzleme ulaşıyor. İşin ilginç yanı, bu dipten gelen Ortadoğulu duyarlılığın, bir şehirlinin kimliğiyle, ben'iyle çoğu kez kesişmesi. Hepatiti, melankolisi vs.'siyle apayrı çatışkılı semboller bunlar. Modern bir kurguyla, geleneksel, hatta etnik duyarlılıkların kazınmaya, çakışmaya devam ettiği ikinci bir bölüm daha var bu kitapta. Adı da 'Kayıp Tablet'. 'ilk oku... kalbime' adlı şiir de güçlü bir imge dünyasıyla bezeli. Keder tüm sıcaklığıyla sürüyor. Sanki Ortadoğu kökenli, apayrı bir ben'in yaradılışının peşinde. Dolayısıyla da yoğun mistik atmosfer, kederle iç içe, tutku yoluyla özel bir algıya dönüşüyor. Zaten süreç içinde şairin ağırlıklı İslami, hem de Hıristiyan kültürlerine yaptığı göndermelere rastlanıyor. İsmet Özel şiirinin dolaylı esinleriyle karşılaşılıyor. 'prematüre' şiirinde görece az, ama 'şehvet ve hazine' şiirinde dil, form ve söylem açısından İsmet Özel şiirinin açık etki ve kuşatıcılığı var. Şiirler güçlü, ama özellikle ikincisi, yarattığı heyecana rağmen Bingöl"ün daha kendine has bir dili henüz tam anlamıyla oluşturamadığını gösteriyor. Belki bir ilk kitap olarak kaçınılmaz bir esin bu. Şairin hangi şiirleri öncelikle yazdığını bilemiyoruz. Ama, ilk bölüm çok daha yetkin ve Bingöl'e özgü. Bingöl çok genç bir şair. Ve bu değindiğimiz saplantıyı aştığı noktada inanılmaz güçlü bir şair olmaya aday. Özellikle ilk bölümdeki üç şiirindeki gibi.
Radikal Kitap, 01/06/2007
KAYIP TABLET, Hasip Bingöl, Yom Yayınları, 2007, 64 sayfa
Thursday, 11 February 2010
DEVLET ALBÜMÜ: PİMİ ÇEKİLMİŞ ŞAİR
Hasip Bingöl
Artık kimse içinde bir İsa’yla yaşamıyor. Hepimizin, her birimizin içimizdeki İsa’yı öldürmekten ruhu, yüreği ve sözleri nasırlaşmış. Bir yanağımıza atılan tokat’a diğer yanağımızı çevirmek, bir nostalji ve fanteziden öte bir anlam taşımıyor anlamsız ruhlarımıza. Öyle ki içinde hâlâ İsa’dan kıpırtılar taşıyanlarımızın çevireceği “öteki yanak” enayilikle, modern birey olamamakla bellenen ve yüzümüze vurulan bir utanç şamarı olmakta. İçinde yaşadığımız mekân ve zaman diliminin modern insanı, içimizdeki İsa’yı çarmıhlamayı vazeden, kendi egomuzu rahat yaşatabilmek için bir diğerinin yokluğunu kulaklarımıza fısıldayan, ruhu alınmış duygusuz bir makineden başkaca nasıl tarif edilebilir. Kabul edelim ki artık çoğumuz en kalın’ından bakıyoruz hayata, bizi ancak kalın’lıklar yaşatır, yarına taşır diye inanıyoruz. Hepimiz kalın yarınlara ihtiyaç duymak zorundaymışız gibi. İster trajedi diyelim ister trajikomik ne dersek diyelim artık çoğumuzun hülyaları ve rüyaları da kalın’laşmış. Bunca tahammülsüzlük, bunca hodkâmlık, yoksa başka nasıl izah edilebilir. Bu kötümser ve sisli manzarayı, her birimizin semavî bir vecd içinde yüzümüzü çevirebileceği ve sesinden ilhamlar bahşedeceğinin hayalini kurduğu; yalnızca sevgiliyi bekler gibi bir vuslat arzusu ve heyecanıyla beklediği sözün gerçek sahibi, ‘sözün köpekleri’ şairler ancak dağıtabilir. Peki, ya şairin duyguları da kalın’laşmış, nasırlaşmışsa? Ya şair ‘mızmızlık” yapar, toprak derdine düşer, “güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan/ dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar/ dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan/ Kürdistan'da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar/ Muş - Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan/ eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar” diyen Turgut Uyar’a kör ve sağır kalırsa. Ya da şair, ille de devlete katkım olsun diyerek, “şair, devlete katkısı dokunmayan kişidir” diyen filozofa ihanet ederse. Böyle bir durumda kimse olmayan kimseler olarak kime çevireceğiz yüzümüzü, hangi bir söze vecd içinde yöneleceğiz. Tavrımızı ve tarafımızı kimden yana koyacağız, devletle şair arasında tercih ikileminde kalmak neden reva olsun. Elinde pimi çekilmiş bombayla devlete yanaştırılmak, taraf kılınmak ne kötü, hele bombanın pimini çeken şair olunca. Şair, devleti ancak bomba ile sevdirebilir. Tanrım şairin sevgisinden sana sığınırım. Böyle bir sevgiden koru bizleri!
“Ölümünüze yol açmak üzere olan bir hastalığa salt estetik bir ilgi duyamazsınız; boğazınızı kesmek üzere olan bir adam hakkında tarafsız olamazsınız. Faşizm ve Sosyalizmin birbiriyle mücadele ettiği bir dünyada, düşünen herkes taraf olmak zorunda…” der, George Orwell. Estetize edilmiş ve kutsallık kılıfı giydirilmiş acılarla, çatışmalarla, itaat ayinleriyle yaşatılıyoruz. Dört bir yanımız kutsalların işgalinde. Boğazımızı kesen, ateşe sürükleyen, pimi çekilmiş bombaları ellerimize tutuşturan militarist kafaya güzellemeler düzmemiz, canımızdan aziz bilmemiz, militarizmden yana tarafsız kalmamız, vatanı kutsamamız isteniyor bizden, durmadan. Padişahım çok yaşa! Bendenizin varlığı varlığınıza armağan olsun. Faşizmle Sosyalizmin çarpışmasında, hakikati mündemiç vicdanlar elbette sosyalizmden yana saf tutar, ona taraf olur. İki kere iki dört eder gibi. Dolayısıyla Orwell’ın önermesine vereceğimiz cevap son derece kolay olur bu noktada. Ancak şiirin tek başına masum olamayacağını, şairlerin de farkında olarak ya da olmayarak, bilerek yahut bilmeyerek faşist olabileceğini/olduğunu düşündüğümüzde, faşist devletle faşist şair arasında nasıl bir tercih yapacağımız, kimden yana tavır koyacağımız önermesi koca bir soru ve paradoks olarak yüzümüze çarpıyor.
Türkiye’de Yaşama Kılavuzu
Elazığ’da nöbette uyuduğu iddia edilen askere, teğmeni tarafından pimi çekilerek eline tutuşturulan bombanın patlaması sonucu hayatını yitiren dört askerin trajik ölümleri, akıllara ister istemez şair İsmet Özel’i getiriyor. “Sanat dili tek hakikattir. Sanatçı ise çoğu zaman kahrolası bir yalancıdır ama sanatı eğer sanatsa, size zamanının hakikatini söyleyecektir. Önemli olan tek şey de budur: Sonsuz hakikate boş verin.” der, D.H. Lawrence. Sanatın ve hakikatin dilinden uzak, kaba ve kalın duygularla kendinden geçen İsmet Özel bir söyleşisinde, “'Tuttuğu nöbet sırasında şekerleme yapan insanın kurşuna dizildiği bir Türkiye'de yaşamak istiyorum.” demişti. Öyle ki bu cümleyi kurduran duygu, bu düşünceyi besleyen ve vazeden kafa, salt kahrolası yalancı bir sanatçı deyip geçiştirilemez. Bu düşünceden neşet eden sanat, şayet zamanının hakikati ise sadece sanatçının yalancılığına şahitlik etmekle kalmayacağız; aynı zamanda nasıl bir süreçten geçtiğimizi, hangi şartların bizi amansız pençelerine aldığına/alacağına da tanıklık edeceğiz. Böyle bir durumda sonsuz hakikat kendiliğinden kayıp gidecektir.
Şiire ve hakikate bulaşmış bir vicdanın kaba ve kalınlığa yelken açması yeni bir şey olmasa da, yeni şeyler, iyi şiirler yazanların da kalınlaşabileceğini bize göstermektedir. Şiir ve devlet, ancak ontolojik bir çatışma ile kendilerine bir yaşam alanı oluşturabilir. Şiiri ve şairi yedeğe alan devletli anlayışın, her zaman pimini çekeceği bombaların bahanesi vardır. Hele pimi çekilenlerin “vatan sağ olsun”, “padişahım çok yaşa”, “devletimden şikâyetçi değilim” gibi sözler ağızlardan dökülüyorsa, işler daha bir kolay olur. Kim bilir, öldürülmek için şekerleme yapmaya gerek kalmayabilir.
Şiir tetikte gider.
Artık kalın Türk olarak yaşayabilirsiniz bayım!
(Radikal Gazetesi, Kasım 2009)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=961559&CategoryID=83
Artık kimse içinde bir İsa’yla yaşamıyor. Hepimizin, her birimizin içimizdeki İsa’yı öldürmekten ruhu, yüreği ve sözleri nasırlaşmış. Bir yanağımıza atılan tokat’a diğer yanağımızı çevirmek, bir nostalji ve fanteziden öte bir anlam taşımıyor anlamsız ruhlarımıza. Öyle ki içinde hâlâ İsa’dan kıpırtılar taşıyanlarımızın çevireceği “öteki yanak” enayilikle, modern birey olamamakla bellenen ve yüzümüze vurulan bir utanç şamarı olmakta. İçinde yaşadığımız mekân ve zaman diliminin modern insanı, içimizdeki İsa’yı çarmıhlamayı vazeden, kendi egomuzu rahat yaşatabilmek için bir diğerinin yokluğunu kulaklarımıza fısıldayan, ruhu alınmış duygusuz bir makineden başkaca nasıl tarif edilebilir. Kabul edelim ki artık çoğumuz en kalın’ından bakıyoruz hayata, bizi ancak kalın’lıklar yaşatır, yarına taşır diye inanıyoruz. Hepimiz kalın yarınlara ihtiyaç duymak zorundaymışız gibi. İster trajedi diyelim ister trajikomik ne dersek diyelim artık çoğumuzun hülyaları ve rüyaları da kalın’laşmış. Bunca tahammülsüzlük, bunca hodkâmlık, yoksa başka nasıl izah edilebilir. Bu kötümser ve sisli manzarayı, her birimizin semavî bir vecd içinde yüzümüzü çevirebileceği ve sesinden ilhamlar bahşedeceğinin hayalini kurduğu; yalnızca sevgiliyi bekler gibi bir vuslat arzusu ve heyecanıyla beklediği sözün gerçek sahibi, ‘sözün köpekleri’ şairler ancak dağıtabilir. Peki, ya şairin duyguları da kalın’laşmış, nasırlaşmışsa? Ya şair ‘mızmızlık” yapar, toprak derdine düşer, “güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan/ dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar/ dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan/ Kürdistan'da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar/ Muş - Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan/ eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar” diyen Turgut Uyar’a kör ve sağır kalırsa. Ya da şair, ille de devlete katkım olsun diyerek, “şair, devlete katkısı dokunmayan kişidir” diyen filozofa ihanet ederse. Böyle bir durumda kimse olmayan kimseler olarak kime çevireceğiz yüzümüzü, hangi bir söze vecd içinde yöneleceğiz. Tavrımızı ve tarafımızı kimden yana koyacağız, devletle şair arasında tercih ikileminde kalmak neden reva olsun. Elinde pimi çekilmiş bombayla devlete yanaştırılmak, taraf kılınmak ne kötü, hele bombanın pimini çeken şair olunca. Şair, devleti ancak bomba ile sevdirebilir. Tanrım şairin sevgisinden sana sığınırım. Böyle bir sevgiden koru bizleri!
“Ölümünüze yol açmak üzere olan bir hastalığa salt estetik bir ilgi duyamazsınız; boğazınızı kesmek üzere olan bir adam hakkında tarafsız olamazsınız. Faşizm ve Sosyalizmin birbiriyle mücadele ettiği bir dünyada, düşünen herkes taraf olmak zorunda…” der, George Orwell. Estetize edilmiş ve kutsallık kılıfı giydirilmiş acılarla, çatışmalarla, itaat ayinleriyle yaşatılıyoruz. Dört bir yanımız kutsalların işgalinde. Boğazımızı kesen, ateşe sürükleyen, pimi çekilmiş bombaları ellerimize tutuşturan militarist kafaya güzellemeler düzmemiz, canımızdan aziz bilmemiz, militarizmden yana tarafsız kalmamız, vatanı kutsamamız isteniyor bizden, durmadan. Padişahım çok yaşa! Bendenizin varlığı varlığınıza armağan olsun. Faşizmle Sosyalizmin çarpışmasında, hakikati mündemiç vicdanlar elbette sosyalizmden yana saf tutar, ona taraf olur. İki kere iki dört eder gibi. Dolayısıyla Orwell’ın önermesine vereceğimiz cevap son derece kolay olur bu noktada. Ancak şiirin tek başına masum olamayacağını, şairlerin de farkında olarak ya da olmayarak, bilerek yahut bilmeyerek faşist olabileceğini/olduğunu düşündüğümüzde, faşist devletle faşist şair arasında nasıl bir tercih yapacağımız, kimden yana tavır koyacağımız önermesi koca bir soru ve paradoks olarak yüzümüze çarpıyor.
Türkiye’de Yaşama Kılavuzu
Elazığ’da nöbette uyuduğu iddia edilen askere, teğmeni tarafından pimi çekilerek eline tutuşturulan bombanın patlaması sonucu hayatını yitiren dört askerin trajik ölümleri, akıllara ister istemez şair İsmet Özel’i getiriyor. “Sanat dili tek hakikattir. Sanatçı ise çoğu zaman kahrolası bir yalancıdır ama sanatı eğer sanatsa, size zamanının hakikatini söyleyecektir. Önemli olan tek şey de budur: Sonsuz hakikate boş verin.” der, D.H. Lawrence. Sanatın ve hakikatin dilinden uzak, kaba ve kalın duygularla kendinden geçen İsmet Özel bir söyleşisinde, “'Tuttuğu nöbet sırasında şekerleme yapan insanın kurşuna dizildiği bir Türkiye'de yaşamak istiyorum.” demişti. Öyle ki bu cümleyi kurduran duygu, bu düşünceyi besleyen ve vazeden kafa, salt kahrolası yalancı bir sanatçı deyip geçiştirilemez. Bu düşünceden neşet eden sanat, şayet zamanının hakikati ise sadece sanatçının yalancılığına şahitlik etmekle kalmayacağız; aynı zamanda nasıl bir süreçten geçtiğimizi, hangi şartların bizi amansız pençelerine aldığına/alacağına da tanıklık edeceğiz. Böyle bir durumda sonsuz hakikat kendiliğinden kayıp gidecektir.
Şiire ve hakikate bulaşmış bir vicdanın kaba ve kalınlığa yelken açması yeni bir şey olmasa da, yeni şeyler, iyi şiirler yazanların da kalınlaşabileceğini bize göstermektedir. Şiir ve devlet, ancak ontolojik bir çatışma ile kendilerine bir yaşam alanı oluşturabilir. Şiiri ve şairi yedeğe alan devletli anlayışın, her zaman pimini çekeceği bombaların bahanesi vardır. Hele pimi çekilenlerin “vatan sağ olsun”, “padişahım çok yaşa”, “devletimden şikâyetçi değilim” gibi sözler ağızlardan dökülüyorsa, işler daha bir kolay olur. Kim bilir, öldürülmek için şekerleme yapmaya gerek kalmayabilir.
Şiir tetikte gider.
Artık kalın Türk olarak yaşayabilirsiniz bayım!
(Radikal Gazetesi, Kasım 2009)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=961559&CategoryID=83
Türkiye'nin Kötülükler Fotoğrafı vicdanlı, sahih entelektüeller tarafından deşifre edilir...
Hasip BİNGÖL
Cumhuriyetin üzerine inşa edildiği söylem ve zeminin, az bir zaman sonra tersi durumla tebarüz etmesi, süreçte ‘okumuşlar sınıfının’ durdukları yer, bu topraklarda ne türden ‘aydın’ın ‘kabul göreceği’nin de habercisi olmuştur. Dolayısıyla devlet, makbul/memur aydınları vasıtasıyla, kimi zaman din sosuna bandırıp bezediği Kemalist ideolojinin bütün münkir, antidemokratik, asitli fotoğraflarını örtmeye/yırtmaya çalışmıştır. Kimi zaman yırtılan fotoğrafları birleştirmeye çalışan “sahih entelektüeller” çıksa da, darbe ve muhtıralarla hizaya getirme ayinleri icra edilmiş. Zira baştan itibaren örtülmeye çalışılan “şey”, ceberut ve militarist olarak tasarlanan, vicdan, hak ve adaletten uzak ulus-devlet projesidir. Öncelikle devletin din soslu fotoğraflarının bir yanılsama olduğunun farkındalığına varmamız gerekir, kanısındayım. Türkiye’nin kötülükler fotoğrafı vicdanlı, sahih entelektüellerin çabalarıyla deşifre edilir ve yüzleşirsek, o vakit meseleler hakkında doğru perspektif geliştirilebiliriz. Kürt sorununa ilişkin kanaatlerimizi, Türkiye’deki entelektüel tavrı uzak tutarak konuşamayız. Sorunların tam da buradan kaynaklandığını düşünüyorum.
Ulus-devletin kendinde mündemiç dışlayıcılığı ve inkârcılığı, Kürtleri ve Kürt Sorununu ‘muteber vatandaşı’ nazarında nasıl görülmesi gerektiğini de hesaba katmaktadır. Bu, asla göz ardı edilmemesi gereken bir husus. Buradan hareketle, Kürt sorununun silahların gölgesinde/tehdidinde konuşulduğunu, Kürt entelektüellerin bu sahadan uzakta bir konuşma yahut uzlaşı alanı oluşturmakta zayıf kaldığı söylemini problemli buluyorum. Bu söylem, sözünü ettiğim kötülükler fotoğrafındaki illüzyonun bir parçasıdır. Kemalist jakobenizm ve militarist zihniyetin Kürtlere biçtiği “şiddet imajı” her defasında tedavüle sokularak, inisiyatiflerin önüne set çekmiş. Öyle ki ‘muteber vatandaş’ının nazarında da Kürtlerin şiddetle yan yana ve birlikte anılmasını, özdeşleşmesini arzulayan Cumhuriyetin nation building projesi, her defasında etkin ve inisiyatif almaya çalışan Kürt entelektüelleri aynı gadre uğratmış. Görsel ve yazılı medyanın da geliştir(eme)diği dilin şiddeti derinleştirmesi, keza sorunların çözümüne ilişkin perspektif geliştiremeyen birtakım nöbetçi makbullerin, “aydın” sıfatıyla sürekli görünür kılınması, giderek zemini kayganlaştırmıştır. Böylece medya da, Ulus İnşası projesine payına düşen katkıyı yapmış, şiddet dili ve söylemini Kürt entelektüellerin çözüme ilişkin proje ve önerilerine tercih etmiş, onların etkinliklerini örtmüştür.
(Gerçek Hayat Dergisi)
Soruşturma, Açılım-Barış-Kürt Sorunu
Cumhuriyetin üzerine inşa edildiği söylem ve zeminin, az bir zaman sonra tersi durumla tebarüz etmesi, süreçte ‘okumuşlar sınıfının’ durdukları yer, bu topraklarda ne türden ‘aydın’ın ‘kabul göreceği’nin de habercisi olmuştur. Dolayısıyla devlet, makbul/memur aydınları vasıtasıyla, kimi zaman din sosuna bandırıp bezediği Kemalist ideolojinin bütün münkir, antidemokratik, asitli fotoğraflarını örtmeye/yırtmaya çalışmıştır. Kimi zaman yırtılan fotoğrafları birleştirmeye çalışan “sahih entelektüeller” çıksa da, darbe ve muhtıralarla hizaya getirme ayinleri icra edilmiş. Zira baştan itibaren örtülmeye çalışılan “şey”, ceberut ve militarist olarak tasarlanan, vicdan, hak ve adaletten uzak ulus-devlet projesidir. Öncelikle devletin din soslu fotoğraflarının bir yanılsama olduğunun farkındalığına varmamız gerekir, kanısındayım. Türkiye’nin kötülükler fotoğrafı vicdanlı, sahih entelektüellerin çabalarıyla deşifre edilir ve yüzleşirsek, o vakit meseleler hakkında doğru perspektif geliştirilebiliriz. Kürt sorununa ilişkin kanaatlerimizi, Türkiye’deki entelektüel tavrı uzak tutarak konuşamayız. Sorunların tam da buradan kaynaklandığını düşünüyorum.
Ulus-devletin kendinde mündemiç dışlayıcılığı ve inkârcılığı, Kürtleri ve Kürt Sorununu ‘muteber vatandaşı’ nazarında nasıl görülmesi gerektiğini de hesaba katmaktadır. Bu, asla göz ardı edilmemesi gereken bir husus. Buradan hareketle, Kürt sorununun silahların gölgesinde/tehdidinde konuşulduğunu, Kürt entelektüellerin bu sahadan uzakta bir konuşma yahut uzlaşı alanı oluşturmakta zayıf kaldığı söylemini problemli buluyorum. Bu söylem, sözünü ettiğim kötülükler fotoğrafındaki illüzyonun bir parçasıdır. Kemalist jakobenizm ve militarist zihniyetin Kürtlere biçtiği “şiddet imajı” her defasında tedavüle sokularak, inisiyatiflerin önüne set çekmiş. Öyle ki ‘muteber vatandaş’ının nazarında da Kürtlerin şiddetle yan yana ve birlikte anılmasını, özdeşleşmesini arzulayan Cumhuriyetin nation building projesi, her defasında etkin ve inisiyatif almaya çalışan Kürt entelektüelleri aynı gadre uğratmış. Görsel ve yazılı medyanın da geliştir(eme)diği dilin şiddeti derinleştirmesi, keza sorunların çözümüne ilişkin perspektif geliştiremeyen birtakım nöbetçi makbullerin, “aydın” sıfatıyla sürekli görünür kılınması, giderek zemini kayganlaştırmıştır. Böylece medya da, Ulus İnşası projesine payına düşen katkıyı yapmış, şiddet dili ve söylemini Kürt entelektüellerin çözüme ilişkin proje ve önerilerine tercih etmiş, onların etkinliklerini örtmüştür.
(Gerçek Hayat Dergisi)
Soruşturma, Açılım-Barış-Kürt Sorunu
Sunday, 29 March 2009
AVLU:"GEL EY DENİZİN NAZLI KIZI"
Hasip Bingöl
ve uçmalar ihanet
kilitlenen bakışların ses vermediği
avlu, bir kuşun kalbi
sızıyor yarama.
oysa kadim bir gölgeden devşirildim
yaban ve kıskanç kılındım
tüm metinlerden azat yazgıyla.
eksik sefer tasıyla varılan ihanet
bedel, sanrıların ödünç
bir bekâretle üzerime çalınması.
tepelere seslendim,
vardım ki yağmur henüz
ıslak ve sefir tüm çehrelerde.
mağlûb bir heves değil çekildiğim
meydanlar, arz kılayımbir kadın ki kelamdır.
mücbir sözler söylettim kılındığım
onca eksik duada. beni bulsun
gaflet bildiklerim, hiçbir şey isminden
öte değil. hangi tanım eksikliğiyle
hangi yara tanımıyla giz.
inat bilindi tüm görmeler, kendim sual
iken cevapları mahrem bir ses.
Akatalpa Dergisi, Mayıs 2007
ve uçmalar ihanet
kilitlenen bakışların ses vermediği
avlu, bir kuşun kalbi
sızıyor yarama.
oysa kadim bir gölgeden devşirildim
yaban ve kıskanç kılındım
tüm metinlerden azat yazgıyla.
eksik sefer tasıyla varılan ihanet
bedel, sanrıların ödünç
bir bekâretle üzerime çalınması.
tepelere seslendim,
vardım ki yağmur henüz
ıslak ve sefir tüm çehrelerde.
mağlûb bir heves değil çekildiğim
meydanlar, arz kılayımbir kadın ki kelamdır.
mücbir sözler söylettim kılındığım
onca eksik duada. beni bulsun
gaflet bildiklerim, hiçbir şey isminden
öte değil. hangi tanım eksikliğiyle
hangi yara tanımıyla giz.
inat bilindi tüm görmeler, kendim sual
iken cevapları mahrem bir ses.
Akatalpa Dergisi, Mayıs 2007
Subscribe to:
Posts (Atom)
-
[ Yılmaz Güney'in UMUT'u üzerine yazdığım deneme] Hasip Bingöl Utkular alkışlar içinde ölmeye Mis kokular biriktirenle...
-
Hasip Bingöl Dost olsun, düşman olsun sözünü söyle Herkes dinlesin “iyidir” desin ‘Vîs û Râmîn’ Romanın hayatımıza ...
-
RESMİ HİZMETE MAHSUS ÇOCUKLUĞUM Uzaktan gören herkesin fısıldadığı cümleydi. Bir ağaç neden bir dağın gövdesine oturur, saçlarıyla ok...


