Saturday, 4 January 2020

ZAZA ŞİİR TARİHİ ÜZERİNE BİR İNCELEME




"SÖZDEN YAZIYA ZAZAZACA" isimli kollektif çalışmaya ben de "ZAZA ŞİİR TARİHİ ÜZERİNE BİR İNCELEME" başlıklı makalemle katkıda bulunmaya çalıştım. Bu ve benzeri çalışmaların Zaza dilinde yapılacak çalışmalara kaynaklık teşkil edeceğini umuyorum. 


Thursday, 4 May 2017

KÜRK MANTOLU MADONNA’DA “MAHCUP YABANCILAŞMA” ÜZERİNE BİR DENEME

Hasip Bingöl*



Giriş Niyetine
Latin dilinde ruh hastası manasına gelen “alienus”tan müştak “alienare” kökünden gelen “alienation” (=yabancılaşma)’nun kavramsal bağlamı dışında, felsefede kullanımı çok eskiye dayanır. Fakat yabancılaşmayı bir kavram olarak felsefede kullanmak Hegel’e nasip olacaktır. Kavramın bireysel, siyasal ve toplumsal bağlamlarda, muhtelif zamanlarda kullanıldığını biliyoruz. Bilhassa Alman filozof Karl Marx söz konusu kavramın toplumsal (geniş bilgi için bkz. Sadık Kılıç, Yabancılaşma, İnsana Karşı Toplumsal Süreç, İstanbul, 1984) boyutuyla ilgilenmiştir. Kelimenin lügat manasını da göz önünde bulundurduğumuzda yabancılaşma, her ne kadar toplumsal münasebet esnasında tezahür etse de, daha ziyade bireysel bir reaksiyon, psikolojik bir durumdur. İnsanın içine fırlatıldığı (Heidegger) yerde, Varoluşunu idrak etmek, anlamlandırmak için kendisine ve doğaya yönelmesiyle tebarüz eden yabancılaşma, aynı zamanda insanın kendisine ve çevresine karşı mesafeli konuma gelmesi durumudur.

            Psikiyatride normalden sapma, modern psikoloji ve sosyolojide ise başta kişinin kendisine, çevresine, içinde yaşadığı topluma ve insanlara karşı duyulan çekiniklik ve yabancılık hissiyatı, felsefede daha farklı biçimde karşımıza çıkar. Zira felsefî manada yabancılaşma, şeylerin, durumların bilinç için yabancı, alakasız olması, önceleri ilgi duyulan şeylere, durumlara, iyi ilişki halinde bulunulan kişilere karşı kayıtsızlık ve uzaklaşma, ilgi duymama, tiksinti duyma vb. (Geniş bilgi için bkz. Paradigma Felsefe Sözlüğü) anlamlara gelmektedir. Yabancılaşmanın edebiyatın ilgi alanına girmesi çok eskiye dayanmasa da fazla yeni de sayılmaz. Aralarında Dostoyevski, Sartre, Camus, Kafka, Herman Hesse, Canetti vs. dünya edebiyatının pek çok kıymetli isminin bu konuyla ilgilendiğini, eserlerinde işlediğini biliyoruz. Osmanlı yahut ondan tevarüs eden Türkiye edebiyatında da kimi yazarların yabancılaşma konusuyla ilgilendiğini görmekteyiz. Ancak bu yazının konusu olmadığından detaylara girmeyi gerekli görmüyorum. Bu yazıda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna isimli romanında yabancılaşma konusu üzerinde durulmuştur.


devamı... Yokuş Yol'a edebiyat dergisi, Sayı: 5 https://twitter.com/yokusyola 


Wednesday, 2 March 2016

ŞİİRİMİZDE GENÇLİK YÜRÜYÜŞÜ*


Hasip Bingöl



Bugün genç şairlerin şiirimize yön verdiğini, belirleyici olduklarını düşünüyor musunuz?

Açıkçası yazdığı şiirle şiire yön vermediğini düşünen, böyle bir düşünceyi kalbinde taşıyan genç şair varsa şiirle arasına mesafe koyması lazım. Şiir, gençliktir şeklinde klasik bir mottoyu çoğumuz biliriz. Zira büyük şair olarak okuduğumuz, kitaplarına itibar ettiğimiz, raflarımızdan eksik etmediğimiz şairlerin hemen hepsi en iyi şiirlerini, içinde bulunduğu dilde şiire yön verdiği şiirlerini çok genç yaşlarda yazmışlardır. Ne yazık ki gönül rahatlığıyla sorunuza ‘evet’ cevabı veremiyorum. Şiir gençlik olmasına gençliktir, fakat tesir gücü yüksek genç şiir yok denecek kadar az. Genç şairler, şiire yön veren şiirlerden ziyade ‘zıpır’ diyebileceğimiz, bu anlamda ses getiren metinler daha ön planda. Şaşmamak lazım buna. Ne de olsa çağımızın zirzop ruhuna uygun.

Seksen ve doksanlı yıllar şiirinden bugünün genç şairlerine etki etmiş isimler var mıdır? Örnek verebilir misiniz?

Modern Türkçe şiirin giderek adımlarını sıkılaştırdığı Cumhuriyetin ilk yıllarında öne çıkan birkaç şairi istisna tutarsak, neredeyse İkinci Yeni şiiri dışında günümüz genç şairlerini ciddi manada tesiri altına alan bir başka şiir anlayışı, dönem yoktur diyebiliriz. Sadece günümüz genç şairleri değil, seksen ve doksanlarda şiir yazanlar da büyük ölçüde İkinci Yeni’nin etkisi altında kalmışlardır. Elbette seksen ve doksanların şiirinin genç şairler/şiir üzerinde etkisi söz konusudur. Fakat genç şairleri derinden etkilediğini söylemek mümkün değil. Zira günümüzden geriye doğru gittiğimizde –bireysel birkaç ismi istisna tutarsak- yazılan şiirin, henüz dinelmediği, durulmadığı, tesir boyutunun geçici olduğunu rahatlıkla müşahede etmek mümkün. Dolayısıyla bu anlamda İkinci Yeninin şiirsel algıda iyi şiir için bir çıta olduğunu göz ardı edemeyiz. Meseleye böyle baktığımızda, seksen ve doksanlar şiirinin İkinci Yeni şiirinin aurasının oluşturduğu atmosferin gerisinde olduğunu müşahede etmekteyiz.

Bugün aramızda olmayan şairlerden hangilerinin sizin şiirinizle karşılaşmasını, kitaplarınızı okumasını isterdiniz?

Hafız-ı Şirazî, Şeyh Gâlib derim.

Şiir kitapları yeterince satmıyor, dergilerin ulaştığı okur sayısı oldukça az. Siz gerçekten düzenli olarak şiir kitabı okuyan, dergi satın alan bir kitlenin olduğunu düşünüyor musunuz?

Evet, satmıyor, basılmıyor, dağıtılmıyor. Böyle bir kitleden haberdar değilim.

“Şair varsa, şiir üstüne edilmiş her söz boşunadır.” der Turgut Uyar. Dergilerde ‘şair/şiir’ odaklı çok sayıda yazı yayımlanıyor. Gazetelerin kitap eklerinde de yayımlanıyor; elektronik ortamda, internet dergilerinde. Her yerden âdeta yazı fışkırıyor. Bu yazıları besleyici, yol gösterici buluyor musunuz? Sizce şiir üzerine yazan şair/yazarlardan öne çıkanlar kimlerdir?

Çok isabetli söylemiş Uyar. Evet, günümüzde hem neşriyat sayısında hem de bu neşriyatta şiir ve şair odaklı pek çok yazının yazıldığı vakıa. Okur olarak hepsine yetişmek, okumak pek mümkün değil. Takip edebildiğimiz kadarı ile ancak kelam edebiliriz. İyi, isabetli, derdi olan yazılar yazılıyor tabii. Bunlardan müstefid olmaya gayret ediyorum mümkinat dairesinde. Sualde buyurduğunuz gibi “her yerden adeta yazı fışkırıyor” ifadesi esasında meseleyi vazıh kılmaya kâfi. Öyle ki okumayla arası pekiyi olmayan bir geleneğin içindeyiz. Okumaz-yazarların sayısının her geçen gün arttığı bir yerde “fışkırmasın” da n’apsın. Jüri refleksi gelişmedi bende, onunçün müsaadeniz olursa kimlerin ön plana çıktığı hususunda sükût içinde kalayım. Hem istifade ettiğimiz kişi/lerden adını unuttuğumuz olursa hoş olmaz, hem edebiyat camiası da malumunuz bunu kaldırmaz.

Sizce bugün şiirimiz (ve şiirimizi tamamlayan dergiler, yayınevleri, yıllıklar, antolojiler, şiir etkinlikleri, ödüller de kastedilmektedir bununla)  en önemli sıkıntısı nedir?

Yekpare olarak şiirimizin sıkıntıları nelerdir, açıkçası öyle uzun uzadıya bilemem. Lakin şu manzarayı sanırım çoğumuz müşahede ediyoruz. Şiir, epey bir zamandır salt bir “kur yapma” aracı olarak görülüyor, algılanıyor olmalı ki şuaradan kimilerinin buna ayak uydurmanın gayreti içinde olduğunu rahatlıkla görmek mümkün. Öyle ki giderek sloganlaşan, şairane, beylik ve parlak lafların mısra olarak tebarüz ettiği bir durumla karşı karşıyayız. Hatta şiire ilişkin ne varsa, buna itibar edilerek, dert edinerek yazılan şiir o kadar az ki… Estetik beğeni, derunî ahenk ve musikiden nasibini almamış, adına şiir denilen metinlerin sayısı giderek şiiri kuşatan -hakiki şiir ne ise- onun alanını daraltan bir şey olarak karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda Yahya Kemal’in şu sözlerini hatırlamak lazım, derim: “Şiir, kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir, hissin birdenbire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Bir mısraın şiir olup olmadığı aşikârdır. Deruni ahenkle ifade edilmişse şiirdir. Fakat duyulmaksızın, yalnız vezin ve lisan mümaresesiyle söylenen söz şiir olmaz. Şiir bir nağmedir. Lakin Frenklerin kuğu nağmesi dedikleri çok nadir ve halis bir cevherdir." der. Açıkçası, şiirin kalpten geçmeden yazıldığı hissi giderek bende yerleşik hale geliyor. Bilemedim, çok mu üzerine gidiyorum şiirin, şuaranın.

Özellikle son on yıldır, şiirle başlayıp -şiirin yanı sıra- başka türlerde de (roman, öykü vs) eser veren çok sayıda şair var. Şiir yazmasaydınız öykü, roman yazmayı düşünür müydünüz? Eğer düşünüyorsanız neden(ler)ini belirtir misiniz?

Sanatın yekpare bir aktivasyon olduğunu düşünüyorum. Edebiyatın herhangi bir türünde eser verenin ilelebet bu türe devam etmesi gerektiği fikri varsa -ki ben böyle bir şeyi seziyorum- bunu kendi adıma problemli bulduğumu söylemeliyim. Mesele derdimizi anlatmaksa, fikrimizi beyan etmekse hangi türde yazdığımız değil, ne yazdığımız mühimdir. Roman neden olmasın, derim. Sanırım böyle bir enstrümana şimdilerde ihtiyaç duyuyorum yahut bu kurgusal dünyada bir miktar ruhumu dolaştırmak istiyorum.

Kitap hazırlığınız var mı? Yakın bir zamanda yayımlamayı düşündüğünüz bir dosyanız varsa, içeriğinden kısaca söz açar mısınız?

Bir çeviri antoloji çalışmam var. Lakin yayımı konusunda takvim belirsizliği söz konusu…

Cevabınızın sonuna yazdığınız son şiirin son iki- üç dizesini ekler misiniz?

           muhayyer kaç hesap yaptıysam
          dinmedi içimdeki histerik nöbet
          dinmedi ruhumu kirleten toprakların kokusu!


                                                  (Neftî Bir Yaz Gecesi isimli şiirden)


Hayâl dergisi, 2015

*[Betül Dünder sordu, biz de cevaplamaya gayret ettik]

Saturday, 13 February 2016

Bİ SORU DAHA SORALIM: “Why didn’t you study?”


[Yılmaz Güney'in UMUT'u üzerine yazdığım deneme]


Hasip Bingöl



Utkular alkışlar içinde ölmeye
Mis kokular biriktirenler var
Suretini gölgeni yağmalayanlar mı
Sana adaletsiz ölümü bıraktılar?

Gülten Akın

Mahiyeti, çerçevesi ve şartları ne olursa olsun, uğraş verilen meşgale ister sanat, ister zanaat isterse vasat bir şey olmuş olsun, bunda muvaffak olmanın yegâne koşulu, yaptığımız şeye inanmak ve o şeyi niçin yaptığımızı bilmekle doğru orantılıdır. Bahanesi yoktur iyi iş çıkarmanın. İyi işin teşhire, reklama haceti de yoktur. Bizatihi mevcudiyeti onun meşhuriyetine kifayet eder. Zira iyi işin zuhurunu gerçekleştiren hissiyat, akıl ve marifet ta başından itibaren işin banisine istikbalin sonsuzluğunda mutena bir mekân tahsis eder. Daha ziyade hünerin mücessemliği ve zuhuruna dek isimler “esere hamallık” ederken, tebarüzden sonra artık eser bu hakkı ifa etme vazifesini üstlenir. Ancak durum her zaman böyle olamayabilir. Kimi zaman eser, sanatkârını unutturabildiği gibi kimi zaman da sanatkârın ismi, muhtelif sebeplerden ötürü eserin önüne geçip onu setredebilir. Ve fakat zihnimiz, daha ziyade eser-sanatkâr birlikteliğini kulaklarımıza fısıldamakta, aklımıza ve kalbimize kazımakta, ruhumuza nakşetmektedir. Öyle ki marifetin hünerle oluşturduğu muazzamlık karşısında, ehl-i hayretin ve takdirkârların vicdanı birinden birinin öne geçmesine, diğerini örtmesine, unutturmasına el vermez, buna rıza gösteremez. Bu girizgâhtan olmak üzere denebilir ki, Yılmaz Güney ismi ve eserleri birbirini eşitlemiş ve unutturmamak üzere ahitleşmişlerdir. Güney, bir iş yapmış olmak, tatmin edilmesi gereken bir heves uğruna yahut adet yerini bulsun için sinemaya gönül vermemiştir, kanımca. Onun, sinema dediğimiz çağımızın anlatı aracına müracaat etmesi, bizatihi sözünü sese, sesini de hakikatle mücessem kılıp derdini, derdimizi anlatması ile alakalıdır. Bu nedenledir ki Güney Sineması olabildiğince abartıya, ajitasyona ve hünerbazlığa mesafeli, ayakları yere sağlam basan bir sinemadır diyebiliriz. Hikâyeleri anlatılan kişiler, (başta kendi hikâyesi) her ne kadar Güney Sineması’nda ‘birey’ olarak yer almayıp bir yekûn olarak ‘toplum’a karşılık gelseler de ‘bireyin biricikliği’ önemsenir yine de. Bireyi (ama bencil değil) kendine özgü ayırıcı özellikleri ile ve onun biricikliğine inanarak anlatma çabası güden Güney, hem öykülerinde hem kurduğu sinema dilinde mümkün mertebe bu ‘biricik’liğe halel getirmeden ‘bireylerden hareketle toplumu anlatma’ yolunu tercih eder.

Bu yazının mevzusu olan ve Yılmaz Güney’in yönetmenliğini yaptığı ikinci filmi UMUT, (yönetmenliğini yaptığı ilk film Seyyit Han) sözünü ettiğimiz ‘birey’den –daha ziyade kendi hayat hikâyesinden- hareketle ‘toplum’un içinde bulunduğu vaziyeti bütün çıplaklığı ile cesurca işlediği ve anlattığı ‘devrimci’ bir filmdir. Umut, 70’lerin hemen başında toplumun içinde bulunduğu (sürüklendiği mi demeli) vaziyetin sonucu olarak oluşan sınıfsal çelişkiler içerisinde hayatta kalma, hayata tutunma mücadelesinin zorluklarını anlatan, yanı sıra dünya sinemasının bilhassa İtalyan Yeni Dalga sinemasının geldiği nokta-i nazar da dikkate alınarak ince ince ve detaylı bir biçimde kurgulanan bir “film” olarak karşımıza çıkar. Filmi devrimci yapan, onu devrimci sinema olarak görmemizi –belki de- zorunlu kılan husus, elbette salt anlatılan hikâye yahut vaka değildir. Filmi devrimci kılan hikâye ve vakanın yanı sıra, hayatın çelişkilerini cesur ama titizlikle sergilemesi, tabuları yıkan bir perspektif geliştirmesi, vakaya değil vakıaya odaklanması ve bunun neticesi olarak tercih edilen dilin mümkün olduğunca siyasal ve ideolojik düşüncelerden arındırılıp yine ‘görsel’in bu anlatıya uygun olarak kurgulanmış ve örülmüş olmasıdır. Umut’un ‘devimciliği’, yukarıda sözünü etmeye çalıştığımız kimi noktalar, yani o güne dek sinemada alışılagelen geleneksel yapıdan farklı olarak, tercih edilen dil, perspektif, anlatım gibi hususların yeni olmasından ileri gelmektedir. Sınıfsal çelişkileri dışa vurmada gösterilen maharet ve cesaret, yapaylığa düşmeden takınılan eleştirel ve sorgulayıcı tavır, yine söz konusu çelişkilerin halline ilişkin imâ’lar Umut’u kendisinden önceki ‘devrimci sinema’dan ayırır. Güney, sokağa, hayata ‘ayna’ tutmuş ve gördüklerini, daha doğrusu göremediklerimizi, anlatmıştır. Hayatın akışındaki ayrıntıları görme ve göstermedeki maharet ve kabiliyetiyle, tıpkı usta hikâyeci Sait Faik’in olağanüstü gözlemlerinden süzülüp gelen hikâyelerden alınan telezzüzü tattırır izleyicisine. Detaycı ve dikkatli gözlemleri, hemen tüm filmlerinde karşımıza çıkar. Bu yeteneği sayesinde olup bitenleri en ince ayrıntılarına kadar görebilmiş ve anlatabilmiştir. Detayları tüm çıplaklığı ile anlatması, elbette müesses nizamın memurları tarafından hoş görülmeyecek, soruşturmalar açılacak, sürgün edilecek ve hapse atılacaktı. Netekim öyle de oldu. Ancak hiçbir şey onu anlatmak ve göstermek istediklerinden alıkoyamadı. Ayrıntıları görmedeki ustalığı sayesinde Güney, başta Umut olmak üzere hemen tüm filmlerinde, söz konusu sınıfsal çelişkilere -farklı noktalardan da olsa- eğilmiş, neredeyse sinemasını ‘eşitlik, adalet ve özgür bir gelecek’ talepleri üzerine inşa etmiştir. Yönetmenliğinin henüz başında (Seyyit Han, ki ilk yönettiği film idi) olmasına karşın, dünyaya ve geleceğe ilişkin düşüncelerini, endişelerini, bakışını ve sınıfsal mücadelenin çelişkilerini Umut filminde mücessem hale getirebilmiştir. Zira Umut, Güney için artık hem bir imkân hem de onun kendisine kurmuş olduğu bir tuzak olacaktı. Öyle ki sonrasında altına imza atacağı yapımlar için Umut, her daim bir mikyas olarak varlığını hissettirecekti. Kanımca Yılmaz Güney sonraki yapımlarında her ne kadar kendisinin tuzağına düşmese de daima gelip Umut’un duvarlarına çarpmış, hatta denebilir ki Güney kendisiyle girdiği mücadelede kendisini geçememiştir. Kaldı ki Yılmaz Güney, bir başka filmin altına imza atmamış olsaydı, salt bu filmle bile adını sinema tarihine yazabilecek ve Türkiye Sinemasının her zaman en iyi yönetmeni olacaktı.

Caddelerin sulanması sahnesi ile başlayan Umut, daha başından itibaren ne yapmak istediğine ilişkin bilinçli izleyici zihninde bir hâle oluşturuyor. ‘Su’yun ontolojik ve kültürel bağlamdaki karşılığı ve oluşturacağı algı belli ki hesaba katılmış, yine bu işin sabahın erken bir vaktinde yapılmış olması da kurgusal zaman açısından filmin ismi “umut” ile de örtüştürülmüştür. Güney’in, bir yandan yeni sinema dili bir yandan da içinde bulunulan toplumsal çelişkileri sergilemesi bakımından ‘su’ yani ima edilen ‘temizlik’ sahnesi, yeni ve özgür bir geleceğe verilen güçlü bir mesaj olarak okunmaya müsaittir. Yoksulluğun son derece dramatik biçimde hayatları kemirdiği zaman diliminde zengin olma hayalinden ziyade, vasat bir hayatın idamesi adına umudunu piyango biletine bağlayan, ‘çıkar kavgası’ değil ‘ekmek kavgası’ veren faytoncu Cabbar’ın, bir aylak olarak hayata tutunmaya çalışan ve bütün umudunu bulacağı üç kuruşu Hocaefendiye verip ondan hazinenin yerini öğrenmeye bağlayan Hasan gardaşın hayalleri etrafında inşa edilmiş, şekillenmiş bir film olarak karşımıza çıkar Umut. Güney, “dine mesafeli” bir yaşam sürmüş olsa da, Umut’taki “hoca” figürünün problemli (aksak) olarak karşımıza çıkarılması, söz konusu mesafeden değil, bizatihi toplumdaki marazî dinî anlayıştan kaynaklanmaktadır. Zira bu marazî anlayış dolayısıyladır ki toplumun dinî duyguları her daim sömürülmüş, halen de sömürülmektedir.

Hâsılı Güney, kuvvetli gözlemleri sayesinde toplumsal ve siyasal değişimlere başta Umut olmak üzere hemen tüm filmlerinde yer vermiş; kurgu, görsel biçim ve sinematografik anlatımdaki farklılık ve yeniliklerle, geleneksel ve muhafazakâr paradigmadan ayrılmış, ‘devrimci sinema’ örneğini sergilemiştir. Tüm bu söylediklerimiz, Umut filminin Türkiye Sineması tarihi açısından ne denli ehemmiyetli olduğunu izah için kısa bir girizgâhtır.

Yüzyıllık Perde, 
Alakarga Yayınları, 2014

Wednesday, 10 February 2016

DİLİMDE ESKİMİŞ BİR ŞARKI

Hasip Bingöl



Azgın dişlerimle tırmalıyorum sancılarını
Elbet bu nifak sokuyor dönüşüne dünyanın
Payıma biçilen işmarla yürüdüğüm yollar
Kedilerin terk ettiği sokaklar
Bir kez olsun dindirmedi içimdeki azgın nehri
Dağlara yordum gözlerinde çoğalan
çoğalan ürkekliği.
Herkes dilinde kahramanlık türküsüyle
suskunluğuma kast ediyor.
Güneş çekiliyor aksayan bedenimden
miras bir iştahla büyüyor şehvetim.

Caddelerin kabaran aksiyle kayboluyoruz
Buna sebep fırtına kopuyor kurnalarda
erken sevişmelerden taze cesetler fışkırıyor
Kan süzülüyor inancımızdan
ve kahroluyoruz
bir yaprak düştüğü zaman.

Artık hiçbir gölge serinletemez ruhumu,
ezber zamanlara yenik düştü aklım.
Dilimde eskimiş bir şarkıyla döndüm
kanımın kadehle sunulduğu günlere.
Ey şarabı kınayan kutsal ahenk,
Gölgesi değil mi derinleştiren kuyuları…




Kış, 2015



https://artcivic.com/icerik-news-52.html

Kötülük Hafızası: Cumhuriyet’in Diyarbakır’da Kimlik İnşası


Hasip Bingöl



Bünyesinde farklı etnik ve dinî grupları barındıran Modern dönem öncesinin siyasal yönetim yapıları İmparatorlukların, yükselen milliyetçi ideolojik dalgaya mağlup olarak tarih sahnesinden birer birer silinmesiyle yerine bu zemin üzerine inşa ve ikame edilen ulus-devletlerin dayandığı akıl, başta özgürlükler olmak üzere, pek çok alanda bir sorun ve sorunsal olarak bize tevarüs etmiştir. Söz konusu bu yapı günümüzde güçlü bir şekilde varlığını devam ettirmektedir. Entelektüel aklın teoride mesafeli durduğu bu marazi durum, neredeyse çağımızın en muteber -Ernest Gellner’in (1983) ifadesiyle söylemek gerekirse “siyasal meşruluk formu”- siyasal anlayışı olarak kabul görmekte ve her geçen gün taraftar bulmaktadır. Bu saikler dolayısıyladır ki milliyetçi ulus-devlet ideolojisine yaslanan müesses nizamlar zayıflamak yerine giderek güçlenmekte, yerküre sathında pratik sonuçlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Hayatımızı ihata eden “ulusçuluk/milliyetçilik, zamanımızın politik hayatının en evrensel biçimde meşru kabul edilen değeri”dir, der Anderson (2004: 17). Ne var ki sözü edilen bu evrensel meşruiyet, İmparatorluklar çağında son derece silik ve geçişken olan sınırların ulus-devletlerle beraber muayyen ve katı hale gelmesine yol açmıştır. Seyahat ve dolaşım özgürlüğünü ciddi manada kısıtlayan, insanları belli bir coğrafi bölgeye hapseden ulus-devlet ideolojisi, aşılması gereken bir anomali olarak yadırganmak bir yana, giderek tahkim edilen bir şeye dönüşmüştür. Serdar Kaya, ulus-devletin özgürlük tasarrufu konusunda şöyle der:


Ulus-devlet fikriyle birlikte, ülkeler arasındaki sınırlar da eskisine göre çok daha belirginleşmeye ve seyahat özgürlüklerini dahi önemli ölçüde kısıtlayacak derecede yükseldi. Bir anlamda herkesi kendi ülkesine hapseden bu süreç, merkeziyetçiliğin de artmış olmasının yardımıyla insanları tek tipleştirmeye başladı. Farklı kimliklere sahip olan insanlar, tek bir “milli” kimliğe asimile edildiler. Örneğin, Fransız İhtilâli gerçekleştiğinde halkın yarısı dahi Fransızca bilmezken, Fransız devleti zaman içerisinde “dil birliği”ni sağladı. Çok sayıda küçük devletten oluşan bir yarımada durumunda olan İtalya (ve İtalyanca) için de durum bundan çok farklı değildi. İtalya’nın 1800'ʹlü yıllar boyunca süren ve Risorgimento adı verilen birleşme süreci esnasında, “İtalya’yı ortaya çıkardık, şimdi de İtalyanları ortaya çıkarmamız lazım” demiş olan milliyetçi lider Massimo d’Azeglio’nun, bu sözüyle uluslaşma sürecinin ifade ettiği anlamı özetlediği söylenebilir.
(Kaya, 2010: 121-22)
Ancak günümüz iktisadi şartlarının dayattığı bir zorunluluk olarak sermayenin dolaşımı, ulusları aşan küresel ekonomik pazar ve rekabetle beraber gelişen küresel ekonomi piyasası, yine buna bağlı olarak dolaşımdaki rant, ulus-devlet yapısında kısmen de olsa esnemeler meydana getirmiştir. Bunun bir sonucu olarak teşekkül eden Avrupa Birliği ve buna bağlı olarak Avrupa’da büyük oranda gevşek sınır uygulamalarına geçiş, milliyetçiliğin geriletilmesi manasına gelmese de, ulus-devletlerin geleceğine dair serbest dolaşım hürriyeti ve yapısıyla alakalı olarak kimi ipuçlarını barındırmaktadır. Dolayısıyla “uluslarüstü (supranational) bir yapının ifadesi olan Avrupa Birliği, aynı zamanda modernite sonrasına yönelik olan bir arayış durumunda,” şeklinde yorumlar Serdar Kaya. Ancak sözünü ettiğimiz bu esneme ve geçişlilik, modernite sonrasına ilişkin birtakım emarelere karşın, şimdilerde daha ziyade ekonomiyle çerçevelenmiş kapitalist bir hüviyeti haizdir. Yoksa milliyetçilik ideolojisinin somut bir veçhesi olarak ulus-devletler siyasal ve coğrafi bütünlüğünü muhafaza etmede herhangi bir şeyi kaybetmiş değiller.


(DEVAMI İÇİN:

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7469/kotuluk-hafizasi-cumhuriyet-in-diyarbakir-da-kimlik-insasi#.VrujbxiLRdg


23 Ocak 2016,
BİRİKİM Dergisi

Friday, 1 January 2016

Wednesday, 29 July 2015

Dekoratif malzeme olarak dil

Hiçbir yapı, oluşum ve inşaya, gerekçe ne olursa olsun, hiçbir dil feda edilemez. Ve hiçbir inşanın yahut dilin geleceği bir başka dilin ölümü üzerine kurgulanamaz. Anadili Zazaca olan biri olarak, her dilin yaşama hakkını savunuyor, geleceğini önemsiyor ve eğitimde kullanılmasının insani ve demokratik bir hak olduğunu kendi adıma kayda geçiriyorum.

12/03/2015

http://www.radikal.com.tr/yenisoz/dekoratif_malzeme_olarak_dil-1124676


Adımları çoğaltmak, sesi söze dönüştürmek, sözü çoğaltmak, telaşı azaltmak, insanı ve odaları fark etmek… Her insan içinde bir oda taşır” der Franz Kafka, odayı ve insanı kıymetli kılarak. Kuşkusuz her oda insanın biricikliğine, şeyler dünyasında onun anlamsallığına işaret eder. Bu anlamsallık, Kafka’nın oda metaforuyla zihinlerimizde somut hale gelen ve dil’i mündemiç anlamsal bir dünyaya tekabül eder. Hiç şüphesiz insan yazdıklarıyla, sanatıyla, sesi ve sözüyle içindeki biricik odaları mücessemleştirir ve varlığını kıymetli kılar. Zira varlık, ancak dille ilişkisinde bir kıymeti harbiye ifade eder. “Dil varlığın evidir” diyen büyük filozof Heidegger, dilin varlık ile ilişkisinde olmazsa olmaz bir anlamsallığı kasteder ve meseleyi sarahate kavuşturur. Artık dil bizzat varlığın kendisi, özü ve sözüdür. Dilin varlığa tekabül etmesi, sesin söze tekabül etmesiyle tezahür eder. Varlığı anlamlı kılan, onu unutulmuşluk vadilerinin derinliklerinden çekip sathı muhayyilelere düşüren şey, onun sanat ve edebiyatla kurduğu ilişki yahut ona ne kadar dokunduğu ile alakalı olduğudur. İnsan yaşamı, serüveni ve hissiyatlarından doğan sanat ve edebiyat, sözde karşılığını bulur. Bu söz, hiç kuşku yok ki dilin kendisidir. Sözün sahipleri elbet bir gün tebarüz edip onu bulunduğu iç odalarından gün yüzüne çıkaracaklardır. 

Bir yazının boyutlarını ve sınırlarını aşan meselelerle boğuşan, hakkında raporlar hazırlanarak neredeysen nostaljik ve dekoratif bir şeye dönüştürülen ve adeta salâsı için ellerin kulaklara götürülmekte olduğu bir dilin -Zazaca- sekerat-ı mevtinden bahsetmek bir ölüm değilse nedir? Hele bu dil, işbu satırları kaleme alan benim anadilim ise, hangi sözcüklerle meseleyi izah edebilir, hangi cümlelerle ifade-i meramımı, feryâd ü figânımı haykırabilirim? Yahut kim Tanrı’nın bir yerinden hançerlenmediğini, bir ışığın kaymakta olmadığını haber edebilir? Her ölüm erken ölümdür diyen şairin, bu dizeyle adeta kendi anadilinin ölümünü vaa zettiği soğuk bir çıplaklık olarak yüzümüze çarpıyor. Belki de yitip gidiyor dünya cehenneminden bir halkın düşleri, düşünceleri, renkleri ve dili. Ve bir dil bu dünyadan göçertilirken Tanrı susar. Ve gözü mal biriktirme ve toprak hırsı ile kan bürüyen çağımızın kapitalist ve monist düşünce(sizlik) sahibi insanı, işe Tanrıyı susturmakla başladı. 
Tanrım! Yitip gitmekte olan dilinle sana sığınıyorum, kutsallar inşa eden kullarının şerrinden. 

Zaza dili etrafında dönen güncel ve siyasal tüm tartışmaların dışında ve uzağında, insani ve vicdani bir hassasiyetle ipe dizeceğim sözlerimi. Giderek onulmaz bir yaraya dönüşen, çanların kendisi için çalınmaya başladığı, hüznümüzü günbegün ziyadeleştiren, Tanrının yeryüzü ayetlerinden ve en güzel renklerinden biri olan bu dil, maalesef üniterci ve ulusçu fikirlere kurban edilmek üzere. Son yıllarda her ne kadar bu dilin damarlarına yeni ve taze kanlar zerk edilse de hazırlanan (her yıl 21 Şubat Dünya Anadilleri Günü münsabetiyle) dil raporları ve atlaslarında tehlikenin devam etmekte olduğu, yaşam destek ünitesinde bitkisel hayat mücadelesi verdiği artık çoğumuzun malumu. Bunu tersine çevirmek, teslimiyetçi bir tavır takınmamak icap eder her şeyden önce. İşe, düşlerimize sahip çıkarak başlayabiliriz. Hakikat ve adaleti arzular ve tesis edilmesi için gayret sarf edersek, düşlerimiz gerçekleşir ve kolaylıkla teslimiyetçiliğin üstesinden gelebiliriz. Zira adalet ve hakikatin tesis edildiği yerler, rengârenk dil ağaçlarıyla tezyin edilmiş bahçelerdir. Varlığın anlam bahçeleri... İçinde bulunduğumuz çağın gerekleri ne ise, dil adına bu bahçelerden maksimum oranda yararlanmalıyız. Öyle ki günümüz iletişim ve teknoloji çağında hiçbir dil eğitim dili olmaksızın geleceğini garanti altına alamaz. Bu nedenledir ki, içine doğduğum, gözümü ve gönlümü onunla bu dünyaya açtığım anadilim Zazaca ve dahi yeryüzündeki bütün diller, her türden siyasal ve ideolojik fikirlerden daha yüce, aziz ve münezzehtirler. Hiçbir yapı, oluşum ve inşaya, gerekçe ne olursa olsun, hiçbir dil feda edilemez. Ve hiçbir inşanın yahut dilin geleceği bir başka dilin ölümü üzerine kurgulanamaz. Anadili Zazaca olan biri olarak, her dilin yaşama hakkını savunuyor, geleceğini önemsiyor ve eğitimde kullanılmasının insani ve demokratik bir hak olduğunu kendi adıma kayda geçiriyorum. 

Ezcümle, yapılması gereken son derece basit. Politik ve palyatif çözümler yerine hakkaniyetli, adil ve kalıcı çözüm yöntemlerine başvurmak. Aksi halde her faniyi Tanrı’ya havale eder, yaralarımızı tuzlar ve Metin Kemal Kahraman gibi, “Dewrano, no dewr, dewrê vergon vêşanano!/ Ah bu devir yok mu, bu devir aç kurtların devridir” der, geçeriz. 

Saturday, 23 August 2014

"Devlet, Sanatçının Dostu mu?"

  • KAÇAK YOLCU'nun "Devlet, Sanatçının Dostu mu?" sorusuna kısa fakat kaçak olmayan cevabımız:


  • Kültür Bakanlığı’nın edebi eser için yazarlara 10 ile 40 bin TL arasında ödenek vermesini nasıl karşılıyorsunuz? 
  • Şiire ödenek verilmesi doğru mu? Şairin şiir için devletten maddi destek beklemesi nasıl bir şey?

HASİP BİNGÖL (Şair)
“BÖYLE BİR ŞEYE UĞRAMAKTAN ALLAH’A SIĞINIRIM”
Açıkça ve kısaca; benim nasıl karşıladığımdan ziyade, işbu maddiyata mazhar olmuş müellifan-ı muteberin nasıl karşıladığı mühim olsa gerek. Kaldı ki söz konusu mazhariyete nail olamamışların bu mühim mes'elede edecekleri her kelam, laf-ı güzaf mesabesindedir. Buna duçar olmaktan Hafazanallah!

http://kacakyolcu.com/yazarlara-destek/

HİÇBİR ZİNCİR BAHANE DEĞİL ÖLMEK İÇİN*


Söyleşen: Özlen Yılmaz
Hasip Bingöl



Bize son kitabınız poeta non grata’nın hazırlık sürecinden bahseder misiniz?

Doğrusu şöyle dört başı mamur, kaideli kurallı bir hazırlık sürecinden bahsedemeyeceğim poeta non grata için. Dahası kitaba ilişkin bendeki bir karşılık bu. Öyle karar vermişliklerle yola çıkan biri olmayı beceremedim. İlk şiir kitabım kayıp tablet 2007’de neşrolmuştu. İlk kitaptaki şiirler mecmualarda yayınlanmış şiirler değildi doğrusu. Bir bakıma bütünlüklü yazılmış “tek parça” denebilecek şiirlerden oluşuyordu kayıp tablet. Yeni kitabım için de vaziyet üç aşağı beş yukarı aynı. Son altı yedi yıl içinde yazdığım, ancak birkaç tanesi dergilerde yayımlanmış şiirlerden müteşekkil bir kitap oldu. Genel anlamda dergilerde yayımladığım şiirler, şimdilik kitap dışı kalıyor, ya da bilemediğim bir hissiyat onları dışarıda bırakmamı sağlıyor. Ancak şunu söylemem mümkün. Yayımlanan şiirlerimi –şimdilik- kitaba almayışımı, biraz da kitabın bütünlüklü olmasını arzuladığımdan yapıyorum diyebilirim. Hoş poeta non grata’da bu bütünlüğü biraz sarssa da yayımladığım kimi şiirlere kitapta yer verdim.
Esasında poeta non grata’yı bir iki yıl erken de yayımlayabilirdim, fakat kısmet 2013’e kaldı. Elbette bu halinden bir miktar farklı olacaktı. Kitabı büyük oranda bitirmiş ve yazmıştım, ancak yayımlama işi geciktikçe üzerinde oynamalar arttı. Öyle ki kimi şiirler çıktı, kimi şiirler kabuk değiştirdi, hatta kimileri ilk halleriyle akrabalığını yitirdi diyebilirim. Bunu yaparken, omurgayı sarsmamaya gayret ettim. Zira her okumada dosyanın kurgusu, inşası değişiklik gösterecekti. Omurga sağlam olmayınca, dosya elinizden kayıp gidecek. Bütün bu zihinsel meşakkat bir yana, bir de işin yayımı bir yana. Giderek şiir kitaplarına teveccühün bitmeye yüz tuttuğuna şahit olmaktayız. Yayım işi her geçen gün şiir kitaplarının aleyhine gelişiyor diyebiliriz. Kitap yayımlama işi başlı başına problem artık. Bilhassa şiir kitapları adına. Yayımlama işi bazen yılları bulan bir zamana da denk gelebiliyor.

poeta non grata isimli şiir kitabınızı, 2000’li yıllarda yazılan şiire bakış açınızla değerlendirecek olursanız, bize neler söyleyebilirsiniz?

Sorunuz için teşekkür ederim. Bu vesileyle kuşak kavramının nazarımda nasıl görüldüğü ile alakalı bir iki hususa değinmek isterim. Açıkçası kendi namıma kuşak kavramına mesafeli durduğum, hatta kuşak kavramını bir miktar sorunlu bulduğumu söylemeliyim. Zira kuşak kavramı, bir bakıma edebiyat tarihçilerinin işlerini kolaylaştırmak adına giriştikleri bir tasnifleme işidir. Öyle çok da üzerinde düşünülmüş olduğu kanısında değilim. Neye kuşak denmeli, niçin buna ihtiyaç duyulur, kuşak olmayı hak eden gelişmeler nelerdir gibi soruları çoğaltmak mümkün. Salt zamansal bir aralık’a hapsedilen bir tasnifleme işine öteden beri mesafeliyim. T.S. Eliot kuşak kavramını irdelerken, en az çeyrek asırdan bahseder. Bizde durum farklı. Her on (10) yılı bir kuşak sayma eğilimi giderek yaygınlaşıyor. Bu, biraz da şiirdeki akımsızlığın boşluğunu doldurma girişimidir diye düşünüyorum. Hal böyle olunca ilk şiirini 2000 ve sonrasında yayımlayanlar doğal olarak 2bin kuşağına dâhil edildi, ediliyor. Hoş, iki binden önce şiir yayımlayanlar da buna dâhil edilmiyor değil. Artık iş, iyice keyfi bir hal almış durumda. 2 bin öncesi şuaradan olup kendisini 2 bin’e dâhil edenler öyle büsbütün haksız sayılmazlar. Ne de olsa, 2 bin’ler bir gençliğe tekabül ediyor. Yoksa, zihinsel gençlik bedensel gençlikle karıştırılıyor mu ne!

Güncel olarak kullanılan dil yeterli ve sağlıklı olmaktan çok uzak… Dükkân isimleri, televizyonda kullanılan dil, şarkı sözleri,  sanal ortamdaki konuşmalar... Ancak sizin kullandığınız dil çoğunlukla eski sözcükleri barındırıyor.  Bunun okuyucularınıza etkisinin olabileceğini düşünüyor musunuz?

Geçenlerde şair bir arkadaşım, bu anlamda ilk kitabım için bir miktar serzenişte bulundu. Azizim, sözlüğe bakmak zorunda kaldığım kimi kelimeler kullanıyorsun diye. Sözlük alışkanlığı edindirmek de az bir iş değil. İşim latifesi bir yana, şiir yazıyor yahut yazmaya niyetli iseniz, hatta bütün bunların dışında ciddi bir şiir okuru iseniz dille aranız iyi olacak, dili iyi bileceksiniz. Öyle ki dil dediğimiz bu vasıta ile oynamayı da. Hangi dil olduğu önemli değil. Şiir dediğimiz şey, zaten günlük dilin dışında bir anlam inşası değil midir? O vakit sanatkârın söz dağarı dolup taşmalı. Dükkân isimleri, televizyon dili, şarkı sözleri doğrusu beni çok da enterese etmiyor. Millet pratiğe bakıyor. Herkesin bir hesabı var. Bu hesap çerçevesinde dil şekilleniyor. Dükkân isimlerinin felsefî olmasını bekleyemem kendi adıma. Meram ifade ediliyorsa problem hallolmuştur, derim. Eskilik meselesine gelince… Açıkçası kime ve neye göre eski bilemiyorum. Mesele biraz da bu sanırım. Kullanmadığımız, kullanımdan düşürdüğümüz, raflara hapsettiğimiz, müzelik ettiğimiz en yeni şey dahi eskidir. Bir gecede bütün bir toplumun hafızasının silindiği, salt Latin alfabesini okuyabildiği için aydın sayılanların düşünce(sizlik)leriyle bir toplum şekillendi maalesef. Bu bakımdan okuru suçlamak mümkün değil, lakin okurun da verili bilgi ve kültürle yetinmesini anlamış değilim. Vaziyet bu olunca, okurun etkilenmemesi mümkün değil. Bir yerde yeni jenerasyonu anlayabiliriz ve fakat ehl-i sanat iddiasını güden bir kısım dedelerimiz yaşındaki zevatın zaman zaman sitemle bir yerlerden söze dahil olmalarını anlamıyorum, anlamak da istemiyorum.

Haydar Ergülen, bir yerde sizin için “Kendine özgü bir sözlüğü genişletmeye çalışan bu şiir, bizi Türkçenin doğusundaki kayıp seslere ulaştırmak gibi bir görevi de üstlenmiş. Bunu da layığıyla yerine getiriyor.” diyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Tespitin bir kısmına, sözlük genişletme kısmına katıldığımı söyleyebilirim. Lakin Türkçenin doğusundan neyi kastettiğini muğlak bırakmış. Aslında kendi adıma ne demek istediğini anlamıyor değilim, lakin okur Ergülen’in ne demek istediğini anlıyor mu, yahut ne denli anlıyor bu hususta şüphelerim söz konusu. Şunu ilave etmek isterim. Türkçenin kayıp sesleri yahut sözcüklerinin peşinde değilim. Böyle bir vazifem de niyetim de yok. Ancak Osmanlıcanın o muhteşem, müzikalitesi yüksek, meramın ifadesine fevkalade müsaitliğini her hatırladığımda, büyük bir hüzne gark olduğumu söyleyebilirim. Buna mukabil dolaşımdaki Türkçenin bu anlamda son derece nakıs olduğu da hepimizin malumu. Eski kelimelerden kasıt Osmanlıca ise, evet buna ilgi duyduğumu gizleyemem. Ve sanırım eski yazmaya devam edeceğim.

Çevrenizde gelişen olaylara duyarlı bir sanatçı olarak, politika şiirlerinizde yer alıyor mu? Ya da şiirinizin başlı başına bir politik duruş sergilediğini söyleyebilir miyiz?

Meseleye sanat ve estetik perspektiften baktığımızda, politikanın bizatihi kendisi kaba bir şey olarak karşımıza çıkar. Sanatkârın bu endişeyle ve duyarlılıkla meseleye bakması bir bakıma zorunludur da. Kendi hesabıma böyle baktığımı söyleyebilirim. Politik sanat mümkün iken politikanın sanatı neredeyse mümkün gözükmemektedir. Bir bakıma politikaya mesafeli sanat, denebilir ki doğasında zorunlu olarak politik ve muhalif söylemi barındıran sanattır. Yani diyebiliriz ki politikaya bulaşmamış sanat politik ve muhalif aksiyomlar barındıran sanattır. Bu mülahazadan olmak üzere denebilir ki politik söylemden bağımsız sanat/şiir son derece zor ve sıkıntılıdır. Kendi namıma ontolojik olarak sanatın politik bir zeminde neşvünema bulduğunu düşünüyorum. Bu zeminin dışında adına sanat denilen bir şeyler varsa bunun marazi olduğunu hesaba katacağım. Sözünü ettiğim ve sanatta karşılık bulan politik söylem, estetize edilmiş politik söylemdir. Zira estetize edilmemiş her ne varsa sanat adına birer ‘kabalık’tan öte bir şeye tekabül etmez. Estetize derken sanatın fildişi kuleler, sırça saraylar yahut billur fanuslarla kuşatılmış bir şey olduğunu söylemiyorum. Sanatın muhalif olması tam da bunun dışında bir yerden beslenmesiyle mümkündür.
Buradan hareketle şiirimde politikaya son derece mesafeli durmaya gayret ettiğimi söyleyebilirim. Şiir yahut sanatta duyarlılık dediğimiz ne ise, onu hakikate sadık kalarak ve politik çerçevede sağlamaya çalışıyorum. Hakikat ve politik olan, yan yana yahut birlikte olur mu, şeklinde bir sual yöneltilebilir elbette. Temiz ve adil olmak, bir bakıma hakikat ve politik olmakla iç içe geçerek sahih bir anlam kazanmaktadır. Zira hakikate sadık kalmak, peşinen politik olmakla eşdeğerdedir nazarımda. Bir başka husus da şu ki, geçmişe şöyle bir baktığımızda politik ve ideolojik bellenip millî kitaplardan kovulan sanatçı/şairler söz konusu. Melih Cevdet, Nazım Hikmet gibi kimi şairler, bu saiklerle kitaplara alınmazken; ulus-devlet paradigmasının sözcülüğüne soyunan, bu endişe ve reflekslerle kaba metinler ortaya koyan Milliyetçi Behçet Kemal Çağlar; yine benzeri hissiyatları paylaşan, Kemalizmin ilkelerine şiirlerinde açıkça yer veren ve onları savunmaktan geri durmayan, son derece ideolojik, sadık Kemalist Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi şairler, el üstünde tutulan millî şairler olarak okullarda zihinlerimize boca edilmiştir.

Günümüz toplumunun şiire bakış açısı…  Genç bir şair olarak üretim aşamanızı nasıl etkiliyor?

Toplumun şiirle pek bir derdi yoktur, olmamıştır da. Zira toplum, geçmişte olduğu gibi günümüzde de şiire pek rağbet etmez, çok da umurunda değil şiir. Şair, genelde “boş işlerle” uğraşır, toplum nazarında. Ne gerenk var, havasında olmuştur hep. Şiir, toplum için ilan-ı aşk esnasında orgazm sağlıyorsa, iyidir. Münasebeti de bu kadardır. Fazla da bir şey beklememek lazım. Şiirin hem okuru hem alıcısı her zaman az olmuştur. Böyle de devam edecektir, belki de azalarak. Bunu bilmek aslında işimi/zi son derece kolaylaştırıyor. Üretim aşamasında çok rahat olduğumu söylemeliyim bu anlamda. Karşımda hesaba katarak cümlemi kuracağım büyük bir kütlenin olmaması, bir anlamda özgürlük alanımı alabildiğine genişletiyor. Zaten herkes şair değil midir azizim!

Son günlerde ülkemizde dil, çok tartışılır bir konu oldu. Aynı zamanda Zaza dilinde çeviriler yapan bir şair olarak, dil hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Ne dersiniz? Bu konuyla ilgili yeni projeleriniz var mı?

Böyle bir konunun ve sorunun varlığı; açıkçası kültürel, ahlakî, siyasal ve demokratik bakımdan bulunduğumuz yeri, zihinsel ve insanî kalitemizi göstermektedir. Kemalist ideolojik kodlar ve zemin üzerine inşa edilen üniterci ulus-devlet, kendini yasaklar üzerinden var etmiştir. Hal böyle olunca, gelecek kaygısını da yine baskı, şiddet, asimilasyonist politikalar güderek telafi yoluna gitmiştir. Her şeyin bir tekelden oluştuğu, yine bu tekellerin millî olduğu bir yapıdan bahsediyorum. Tek devlet/ millet/ vatan/ bayrak/ dil/ din ve devamı… Bütün bunlar aynı zamanda millî de olmak zorunda. Millî devlet/ coğrafya/ tarih/ dil/ matematik gibi. Dolayısıyla bütün bu tekler ve millîler orta yerde dururken, eğitimin tek ve millî olmaması düşünülemezdi. Böyle olunca da dillerin yasaklanması, katli durumuyla karşı karşıya kaldık. Tartışmalar da tam noktadan başlıyor. Birileri kendi dillerinin en kutsal, en kıymetli olduğuna hükmedince; mukabilinde hayır kardeşim, herkesin dili kıymetlidir demek zorunda kaldı birileri de. Kıyametin kopması da eşitlik ve demokrasiye görünürde itibar eden, esasında ise son derece mesafeli; gasp yoluyla edindikleri konforu kaybetmek istemeyen jakoben, elitist/seçkinci güruhun eşit yurttaşlığa inanmamalarından kaynaklanmaktadır. Bu sisli, bulanık, şiddet ve çatışma ortamında yürütülen tartışmalardan ne sonuç çıkar, kestirmek zor. Bütün bu hır gürün, dengesizliklerin yegâne sebebi, paylaşım sorunudur aslında. Yani Kürt eşitlikten, haklardan bahsetmez, ameleliğe ve uşaklığa devam eder; Alevî, cemevi talebinde bulunmaz, 12 Eylül darbesi ürünü din kültürü dersine ses çıkarmaz; dindar Müslüman kamuda başörtüsüyle çalışma talebinde bulunmaz, çocuğuna devletin buyurduğu şekilde değil, kendi istediği gibi dini özgürlükler çerçevesinde İslamî dersler aldırma talebini ortaya koymaz ve devletin her dediğine emrin başüstüne der; yine komünist kendi köşesine çekilir, her şeyi devletim bilir, komünizm lazım olursa onu da devletim getirir düşüncesine sahip olur ise, yani her şey eski düzen devam eder, herkes varlığını Türk varlığına armağan ederse hiçbir problem kalmaz, netekim. Ancak içinde bulunduğumuz şartlar ve zaman diliminde kimse kendisine biçilen paya razı değil, olmamalıdır da. Geldiğimiz noktada ya mutlak demokrasi, eşitlik ve adaletle ama hakkaniyet çerçevesinde eşit yurttaşlar olarak beraber yaşayacağız yahut büyük felaket her daim hazır ve nazır kapıda bizleri bekliyor ve demoklesin kılıcı misali üzerimizde salınıyor olacak.

Dil mezunu ve diller hakkında kafa yormuş biri olarak bağlamda şunları söylemem mümkün. Memlekette ve dahi dünyanın herhangi bir yerinde, içinde bulunduğumuz modern zamanın bir sonucu olarak, eğitim dili olmayan diller, ne yazık ki tehlike altında olup bir yok oluşla karşı karşıyadırlar. Her dil kıymetlidir, buna inanarak hareket etmek lazım. Dillerin yaşatılması, devletlerin ve sistemlerin yaşatılmasından daha kıymetli ve azizdir. Kimsenin dili bir başkasının dilinden ne aşağı ne yukarıdadır. Mesele bu kadar net aslında. Yeter ki buna inanalım.
Zaza diline gelince… Naçizane bir şeyler yapmaya çalışıyorum anadilim ile ilgili. Yetersiz, fakat şimdilerde elimden ne geliyorsa, ona gayret ediyorum. Pek çok farklı çalışmalar içinde olsam da ağırlıklı olarak dil ve edebiyata odaklandığımı söyleyebilirim. Kimi zaman telif kimi zaman da çeviri şeklinde bu çalışmalarım devam ediyor.

Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Bana katlandığınız için ben teşekkür ederim.



*poeta non grata’dan

Evrensel  Kültür, s.269 Mayıs 2014

Saturday, 3 May 2014

ŞİİR, GÜCÜN KARŞISINDA DİRENEBİLDİĞİ ÖLÇÜDE ONTOLOJİK KAYNAĞINA YAKLAŞIR*

Hasip Bingöl ile Söyleşen Nurettin Durman


NOT: Şair Nurettin Durman'ın benimle yaptığı aşağıdaki Söyleşi, Gerçek Hayat dergisinin 10 Mart tarihli nüshasında yayımlanmıştır. Ancak söyleşinin İTALİK ve renkli olarak verdiğim son kısmı, nedenini bilemediğim tarafıma hiçbir şekilde bilgi verilmeksizin herhangi bir gerekçe gösterilmeden SANSÜRLENMİŞ olup yayımlanMAmıştır. Söyleşiden murad ettiğimiz şeyin iyi anlaşılması için, bütünlüklü olarak yayımlanması icap etmektedir.




Yeni şiir kitabın Poeta non Grata ile ilk kitabın Kayıp Tablet’teki arayışın farklı bir yere evirildiğini söyleyebilir miyiz? Ya da bir huzursuzluğun dışa vurumu demek mümkün mü? Nereden icap etti bu istenmeme…


Sözün seyr û sülukü suyun seyr û sülukü misillüdür. Zira kalpten sökün eden söz, bünyeden ve dimağdan firak edip yola revan olduğunda, bir yandan geçtiği güzergâha izini nakşederken beri yandan da yeni arayış yollarını inşa eder. Öyle ki her arayış daima bir kayıpı ima etmektedir. Doğrusu her birimizin şu salındığımız yeryüzü cehenneminde kişisel menkıbesinin ardından sürüklendiğine inanıyorum. Bilhassa bir lanetli olarak taife-i şuara, aynı zamanda kovulmuş olmanın çetin imtihanında kalbine sükûnet ve serinlik taşımanın da hesabıyla arayışına devam eder. İmtihanı çetindir; zira bir yandan Tanrı’nın kutsal kitaplarında cehennem çağrıcısı yalancı bir lanetli, bir yandan da devlete katkısı olmayan bir düşman olarak iki sürgün arasında hayatını idameye mahkûm edilmiştir. Buna karşın ehl-i şuara, belki söz iksirinin idrakinde bir seyyah olarak sözünü Tanrı’nın sözünün hemen yanı başına yazma iştiyakında bir heveskâr olma arzusundadır. Kendi namıma şedid bir heveskâr olmamaya talibim. Şedid bir heveskâr olmanın halden ziyade kale ilişkin bir vaziyet olduğunu söylemeliyim. Buna sebep daire-i imkân mertebesince mesafeli durmaya gayret ediyorum. Zira kalin hale tagallüb etmesi her ne kadar günümüzün geçer akçesi ise de, nazar-ı hakikatte muteber olan kuşkusuz aksi olandır. Ne kadar becerebildim bilemiyorum, aksi olanı kendime rehber edinmeye gayret ettim. İlk kitabım ile ikinci kitabımın yayımlanması arasında öyle pek uzun bir zaman geçtiğini söyleyemem. Soruda bahsettiğiniz arayışın farklı bir yere evirilmesine gelince…

Evet, arayışın farklı bir yere evirilmesi için altı yıl gibi bir zaman diliminin iktifa edeceği kanaatindeyim. Lakin bu arayışın keskin olduğunu söyleyemem. Belki daha derinlerde, kayıp olanın izini sürerken tesadüf ettiğim vaziyetler üzerine, güzergâhta yapmaya çalıştığım kimi değişiklikler demek lazım. Her arayış yeni bir değişikliğe, yeni bir huzursuzluğa gebedir. Bu arayışta neyle karşılaştın, ne buldun da istenmeyenliğe kanaat getirdin derseniz, şunu rahatlıkla söylemek mümkün. Fark etmekten ziyade ifade etmekle alakalı bir durum bu. Yoksa yenilerde olan ve benim yeni fark ettiğim bir şey değil. Şöyle bir baktığımızda içinde bulunduğumuz zaman diliminde bir yandan bireysel ötekileştirmeler bir vakıa iken, bir yandan toplumsal inkârların, toplumsal uzaklaştırma ve ötekileştirmelerin giderek derinleştiğini, giderek toplumların birbirini yok saydığı, hatta varlıkların ötekini yokluğu üzerine inşa ettiği durumdan söz ediyorum. Doğrusu toplumsal istenmeme durumları hayatımızı esir almışken, birey olarak payımıza biçilen ötekiliğe razı olacağız çaresiz. Hele şiire kıyısından köşesinden bulaşmışsanız öteki olmanın, istenmemenin idrakinde olmak durumundasınız. Şayet buna müdrik değilseniz, böyle bir endişeniz yoksa iktidarların, gücün yedeğine düşmemeniz için hiçbir neden yok. Bu söylediklerimle şiirin kutsallığı gibi bir lafügüzaf yahut şair yüceltmesi yapmak gibi bir derdim olmadı hiçbir zaman. Böyle bir anlayışa da oldum olası mesafeliyim. Lakin şair, yazdıkları ve söyledikleriyle gücün ve iktidarın uykularını kaçırmıyorsa sükût etmesi daha doğru bir tavır olur. Kendi adıma, şiirin ontolojik kaynağını gücün karşısında direnebilmesinde buluyorum. Bu ontolojik kaygı ve huzursuzluktan hareketle yazmaya gayret ediyorum.

“Bir Evrakın Kanar Boşluğu” şiirinizin finalinde şöyle diyorsunuz: “her yenilgi bir vadidir içimde.” Bunu derin yaralar var’a, kırıklıklara yoruyorum. Sarih bir izahı olmalı, derim. Açıklaması mümkün mü?


Doğrusu kırılmayı kişisel bir zemin üzerinden okumadığımı, bu manada önemsemediğimi söyleyebilirim. Böyle bir tavrı hakikat düzleminde bencillik olarak görüyorum. Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî mealen küçük kâinat olarak insan, büyük kâinatın bir minyatürüdür. Zira insan varlığı, âlemden kat kat küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır.” buyurur. Bunu önemsiyorum. Bu manada şahsın/bireyin biricikliğini son derece kıymetli buluyorum. Burada üzerinde durduğum, sıkıntılı gördüğüm husus, bireysel olanın bencilliğe evirildiği nokta. Yoksa Şeyhü’l-Ekber’in buyurduğu, insanın mikrokozmosluğu hakikatinin hilafına davranmış oluruz. Dolayısıyla yazıyı, yazmayı bu manada önemsiyorum. Yazmak dediğimiz hadise, evet kendimizden yola çıkarak başlayan bir eylem, ancak yazma eylemi her şeyden evvel ontolojik bir mesele. Ontolojik olarak yazı, küçük kâinatı aşkın büyük kâinata doğru bir yolculuktur. Bu seyr ü süluk, bireysel olanın geriye itilip müteâl ve ulvî olanın ikâmesi çabasıdır. Bu noktada yeri gelmişken İmam Âli Efendimizin şu sözünü nakletmek isterim. “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir. Sanırım meseleyi özetliyor bu söz. Naçizane böyle bakmaya gayret ediyorum. Ne denli üstesinden geldin derseniz, açıkçası buna kifayet edecek bir cevabım yok. Öyle ki şu modern zamanda biten her gün, bir şekilde tortular bırakıyor, biriktiriyor kalbimizde. Buna ne derece direnebiliriz yahut kalbimizi, aklımızı ve ruhumuzu ne derece arındırabiliriz modern zamanın üzerimize boca ettiği kirlerden, bilemiyorum. Mümkün mertebe içinde bulunduğumuz zamanın kirli hesaplarından, şiddetinden uzak durmak. Bütün hesabım buna ilişkin. Evet, çağın tuzaklarına mesafeli durmanın bir neticesi olarak, kimi zaman derin bir keder, kırıklıklar oluyor tabii. Bundan kaçamayız sanırım. Zamanla geçer nasılsa, diyorum. Geçiyor da nitekim.

“Ziyan” olan çok şey var hayatta. “Artık kabaran deniz değilsin”/ “Tuhaf şeyler oluyor” dünyamızda. Bütün bunlar haliyle çağrışımlara götürüyor insanı. Kim/lerin hayatları acılar içinde geçiyor. Ziyan olanı biraz daha açar mısın?

Haklısınız. Nereden ve nasıl bakıldığına ilişkin olarak belki de her anımız ziyan. Açıkçası şöyle bir etrafımıza baktığımızda pergelin dönen ayağı her lahza bir acıya tesadüf ediyor. Her şey tuhaf gidiyor, her yerde bir marazilik söz konusu. Hayatlarımızı kuşatan huzursuzluklar, kötülükler, savaşlar vb. gün geçtikçe kesifleşiyor. Buna mukabil yapabildiğimiz tek şey, yazarak kalbimizi teskin etmeye çalışmak. Ve yazmanın da söze açılmış bir savaş olduğunu bile bile. Dolayısıyla huzursuz olmamak için hiçbir sebep yok. Hal böyle iken benim kimseye vaad edebileceğim bir kurtuluş reçetem yok. Olamaz da. Kurtuluş reçetelerinden pek hazzettiğim de söylenemez. Bu, daha ziyade statükoların, devletlerin müracaat ettiği bir şey. Zaten hayatlarımızı da mahveden bu akıl değil mi? Üzerinde yaşadığımız ülkenin eğitim sistemi her şeyi izah etmeye kafi. Ulusçu-üniterci bir yapı üzerine inşa edilen Türkiye, kuruluş ve kurtuluşunu Kemalizm dediğimiz üçüncü dünya sınıfı ülkelerin baskıcı, totaliter ve dikta anlayışıyla yoğurmuştur. Hasılı her birimiz bu anlayışın ürünü eğitim tezgâhlarından geçtik. Kimse bu manada kendisini münezzeh görmesin. Kabul edelim ki bu proje bir mühendislik çalışması olarak iyi kurgulanmış ve tasarlanmıştır. Kemalist eğitim projesi, toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmek için evvela kendince sağlam argümanlar üretir, toplumun cehaletinden dem vurur, hatta el çabukluğuyla toplumu, aklını yeterince kullanamayan 'sürü'lere benzetir. Ve buna da ikna eder toplumu, toplum da bunu kendi yararına bir şey sanır. Bu kanıyı yerleşik kılmak için toplumun 'muasır medeniyetler seviyesine' bir an evvel çıkartılması gerektiğini ifade eder. Öyle ya, toplum dönüştürülmesi elzem tuhaf, acayip bir şey olarak bu projenin potansiyel muhatabı değil miydi zaten. Söz konusu argümanlar evvela son derece makul hatta cezbedici gelir. Oysa hakikat bunun hilafınadır. Kendisini Tanrı olarak konumlayan zevatın, kaba saba olan güruhtan kendi Tanrılıklarını teyit etme düşüncesinden başka bir şey olmasa gerek. Buna muhatap olmuş hangi bireyin hayatı acıklı ve ızdıraplı değil. Hangimizin hayatı ziyan değil. Şiiri etrafında dolandık, şiir konuşamadık yine. 


***

İş Hâli