Sunday, 14 June 2020
Saturday, 4 January 2020
Sunday, 6 January 2019
Sunday, 25 November 2018
Sunday, 27 May 2018
Thursday, 4 May 2017
KÜRK MANTOLU MADONNA’DA “MAHCUP YABANCILAŞMA” ÜZERİNE BİR DENEME
Hasip
Bingöl*
Giriş
Niyetine
Latin dilinde ruh hastası manasına gelen “alienus”tan müştak “alienare” kökünden
gelen “alienation” (=yabancılaşma)’nun kavramsal bağlamı dışında, felsefede kullanımı
çok eskiye dayanır. Fakat yabancılaşmayı
bir kavram olarak felsefede kullanmak Hegel’e nasip olacaktır. Kavramın
bireysel, siyasal ve toplumsal bağlamlarda, muhtelif zamanlarda kullanıldığını
biliyoruz. Bilhassa Alman filozof Karl Marx söz konusu kavramın toplumsal (geniş
bilgi için bkz. Sadık Kılıç, Yabancılaşma,
İnsana Karşı Toplumsal Süreç, İstanbul, 1984) boyutuyla
ilgilenmiştir. Kelimenin lügat manasını da göz önünde bulundurduğumuzda yabancılaşma, her ne kadar toplumsal
münasebet esnasında tezahür etse de, daha ziyade bireysel bir reaksiyon,
psikolojik bir durumdur. İnsanın içine fırlatıldığı (Heidegger) yerde, Varoluşunu idrak etmek, anlamlandırmak
için kendisine ve doğaya yönelmesiyle tebarüz eden yabancılaşma, aynı zamanda
insanın kendisine ve çevresine karşı mesafeli konuma gelmesi durumudur.
Psikiyatride normalden sapma, modern psikoloji ve sosyolojide ise başta kişinin kendisine, çevresine, içinde yaşadığı
topluma ve insanlara karşı duyulan çekiniklik ve yabancılık hissiyatı, felsefede daha farklı biçimde karşımıza
çıkar. Zira felsefî manada yabancılaşma, şeylerin, durumların bilinç için
yabancı, alakasız olması, önceleri ilgi duyulan şeylere, durumlara, iyi ilişki
halinde bulunulan kişilere karşı kayıtsızlık ve uzaklaşma, ilgi duymama,
tiksinti duyma vb. (Geniş bilgi için bkz. Paradigma Felsefe Sözlüğü)
anlamlara gelmektedir. Yabancılaşmanın edebiyatın ilgi alanına girmesi çok
eskiye dayanmasa da fazla yeni de sayılmaz. Aralarında Dostoyevski, Sartre,
Camus, Kafka, Herman Hesse, Canetti vs. dünya edebiyatının pek çok kıymetli
isminin bu konuyla ilgilendiğini, eserlerinde işlediğini biliyoruz. Osmanlı yahut
ondan tevarüs eden Türkiye edebiyatında da kimi yazarların yabancılaşma
konusuyla ilgilendiğini görmekteyiz. Ancak bu yazının konusu olmadığından
detaylara girmeyi gerekli görmüyorum. Bu yazıda Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna isimli romanında
yabancılaşma konusu üzerinde durulmuştur.
devamı... Yokuş Yol'a edebiyat dergisi, Sayı: 5 https://twitter.com/yokusyola
devamı... Yokuş Yol'a edebiyat dergisi, Sayı: 5 https://twitter.com/yokusyola
Wednesday, 2 March 2016
ŞİİRİMİZDE GENÇLİK YÜRÜYÜŞÜ*
Hasip
Bingöl
Bugün genç şairlerin şiirimize yön
verdiğini, belirleyici olduklarını düşünüyor musunuz?
Açıkçası yazdığı şiirle şiire yön vermediğini
düşünen, böyle bir düşünceyi kalbinde taşıyan genç şair varsa şiirle arasına
mesafe koyması lazım. Şiir, gençliktir şeklinde klasik bir mottoyu çoğumuz
biliriz. Zira büyük şair olarak okuduğumuz, kitaplarına itibar ettiğimiz,
raflarımızdan eksik etmediğimiz şairlerin hemen hepsi en iyi şiirlerini, içinde
bulunduğu dilde şiire yön verdiği şiirlerini çok genç yaşlarda yazmışlardır. Ne
yazık ki gönül rahatlığıyla sorunuza ‘evet’ cevabı veremiyorum. Şiir gençlik
olmasına gençliktir, fakat tesir gücü yüksek genç şiir yok denecek kadar az.
Genç şairler, şiire yön veren şiirlerden ziyade ‘zıpır’ diyebileceğimiz, bu
anlamda ses getiren metinler daha ön planda. Şaşmamak lazım buna. Ne de olsa
çağımızın zirzop ruhuna uygun.
Seksen ve doksanlı yıllar şiirinden
bugünün genç şairlerine etki etmiş isimler var mıdır? Örnek verebilir misiniz?
Modern
Türkçe şiirin giderek adımlarını sıkılaştırdığı Cumhuriyetin ilk yıllarında öne
çıkan birkaç şairi istisna tutarsak, neredeyse İkinci Yeni şiiri dışında
günümüz genç şairlerini ciddi manada tesiri altına alan bir başka şiir anlayışı,
dönem yoktur diyebiliriz. Sadece günümüz genç şairleri değil, seksen ve
doksanlarda şiir yazanlar da büyük ölçüde İkinci Yeni’nin etkisi altında
kalmışlardır. Elbette seksen ve doksanların şiirinin genç şairler/şiir üzerinde
etkisi söz konusudur. Fakat genç şairleri derinden etkilediğini söylemek mümkün
değil. Zira günümüzden geriye doğru gittiğimizde –bireysel birkaç ismi istisna
tutarsak- yazılan şiirin, henüz dinelmediği, durulmadığı, tesir boyutunun
geçici olduğunu rahatlıkla müşahede etmek mümkün. Dolayısıyla bu anlamda İkinci Yeninin şiirsel algıda iyi şiir
için bir çıta olduğunu göz ardı edemeyiz. Meseleye böyle baktığımızda, seksen
ve doksanlar şiirinin İkinci Yeni şiirinin aurasının oluşturduğu atmosferin
gerisinde olduğunu müşahede etmekteyiz.
Bugün aramızda olmayan şairlerden
hangilerinin sizin şiirinizle karşılaşmasını, kitaplarınızı okumasını
isterdiniz?
Hafız-ı
Şirazî, Şeyh Gâlib derim.
Şiir kitapları yeterince satmıyor,
dergilerin ulaştığı okur sayısı oldukça az. Siz gerçekten düzenli olarak şiir
kitabı okuyan, dergi satın alan bir kitlenin olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet,
satmıyor, basılmıyor, dağıtılmıyor. Böyle bir kitleden haberdar değilim.
“Şair varsa, şiir üstüne edilmiş
her söz boşunadır.” der Turgut Uyar. Dergilerde ‘şair/şiir’ odaklı çok sayıda
yazı yayımlanıyor. Gazetelerin kitap eklerinde de yayımlanıyor; elektronik
ortamda, internet dergilerinde. Her yerden âdeta yazı fışkırıyor. Bu yazıları
besleyici, yol gösterici buluyor musunuz? Sizce şiir üzerine yazan şair/yazarlardan
öne çıkanlar kimlerdir?
Çok
isabetli söylemiş Uyar. Evet, günümüzde hem neşriyat sayısında hem de bu
neşriyatta şiir ve şair odaklı pek çok yazının yazıldığı vakıa. Okur olarak
hepsine yetişmek, okumak pek mümkün değil. Takip edebildiğimiz kadarı ile ancak
kelam edebiliriz. İyi, isabetli, derdi olan yazılar yazılıyor tabii. Bunlardan
müstefid olmaya gayret ediyorum mümkinat dairesinde. Sualde buyurduğunuz gibi
“her yerden adeta yazı fışkırıyor” ifadesi esasında meseleyi vazıh kılmaya kâfi.
Öyle ki okumayla arası pekiyi olmayan bir geleneğin içindeyiz.
Okumaz-yazarların sayısının her geçen gün arttığı bir yerde “fışkırmasın” da
n’apsın. Jüri refleksi gelişmedi bende, onunçün müsaadeniz olursa kimlerin ön
plana çıktığı hususunda sükût içinde kalayım. Hem istifade ettiğimiz
kişi/lerden adını unuttuğumuz olursa hoş olmaz, hem edebiyat camiası da
malumunuz bunu kaldırmaz.
Sizce bugün şiirimiz (ve şiirimizi
tamamlayan dergiler, yayınevleri, yıllıklar, antolojiler, şiir etkinlikleri,
ödüller de kastedilmektedir bununla) en
önemli sıkıntısı nedir?
Yekpare
olarak şiirimizin sıkıntıları nelerdir, açıkçası öyle uzun uzadıya bilemem.
Lakin şu manzarayı sanırım çoğumuz müşahede ediyoruz. Şiir, epey bir zamandır
salt bir “kur yapma” aracı olarak görülüyor, algılanıyor olmalı ki şuaradan kimilerinin
buna ayak uydurmanın gayreti içinde olduğunu rahatlıkla görmek mümkün. Öyle ki
giderek sloganlaşan, şairane, beylik ve parlak lafların mısra olarak tebarüz
ettiği bir durumla karşı karşıyayız. Hatta şiire ilişkin ne varsa, buna itibar
edilerek, dert edinerek yazılan şiir o kadar az ki… Estetik beğeni, derunî
ahenk ve musikiden nasibini almamış, adına şiir denilen metinlerin sayısı
giderek şiiri kuşatan -hakiki şiir ne ise-
onun alanını daraltan bir şey olarak
karşımıza çıkıyor. Bu bağlamda Yahya Kemal’in şu sözlerini hatırlamak lazım,
derim: “Şiir, kalpten geçen bir hadisenin
lisan halinde tecelli edişidir, hissin birdenbire lisan oluşu ve lisan halinde
kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir.
Bir mısraın şiir olup olmadığı aşikârdır. Deruni ahenkle ifade edilmişse
şiirdir. Fakat duyulmaksızın, yalnız vezin ve lisan mümaresesiyle söylenen söz
şiir olmaz. Şiir bir nağmedir. Lakin Frenklerin kuğu nağmesi dedikleri çok
nadir ve halis bir cevherdir." der. Açıkçası, şiirin kalpten geçmeden
yazıldığı hissi giderek bende yerleşik hale geliyor. Bilemedim, çok mu üzerine
gidiyorum şiirin, şuaranın.
Özellikle son on yıldır, şiirle
başlayıp -şiirin yanı sıra- başka
türlerde de (roman, öykü vs) eser veren çok sayıda şair var. Şiir yazmasaydınız
öykü, roman yazmayı düşünür müydünüz? Eğer düşünüyorsanız neden(ler)ini
belirtir misiniz?
Sanatın
yekpare bir aktivasyon olduğunu düşünüyorum. Edebiyatın herhangi bir türünde
eser verenin ilelebet bu türe devam etmesi gerektiği fikri varsa -ki ben böyle
bir şeyi seziyorum- bunu kendi adıma problemli bulduğumu söylemeliyim. Mesele
derdimizi anlatmaksa, fikrimizi beyan etmekse hangi türde yazdığımız değil, ne
yazdığımız mühimdir. Roman neden olmasın, derim. Sanırım böyle bir enstrümana
şimdilerde ihtiyaç duyuyorum yahut bu kurgusal dünyada bir miktar ruhumu
dolaştırmak istiyorum.
Kitap hazırlığınız var mı? Yakın
bir zamanda yayımlamayı düşündüğünüz bir dosyanız varsa, içeriğinden kısaca söz
açar mısınız?
Bir çeviri antoloji çalışmam var.
Lakin yayımı konusunda takvim belirsizliği söz konusu…
Cevabınızın sonuna yazdığınız son
şiirin son iki- üç dizesini ekler misiniz?
muhayyer kaç hesap yaptıysam
dinmedi içimdeki histerik nöbet
dinmedi ruhumu kirleten toprakların
kokusu!
(Neftî Bir Yaz
Gecesi isimli şiirden)
Hayâl dergisi, 2015
*[Betül Dünder sordu, biz de cevaplamaya gayret ettik]
Saturday, 13 February 2016
Bİ SORU DAHA SORALIM: “Why didn’t you study?”
[Yılmaz Güney'in UMUT'u üzerine yazdığım deneme]
Hasip Bingöl
Utkular alkışlar içinde ölmeye
Mis kokular biriktirenler var
Suretini gölgeni yağmalayanlar mı
Sana adaletsiz ölümü bıraktılar?
Gülten Akın
Mahiyeti,
çerçevesi ve şartları ne olursa olsun, uğraş verilen meşgale ister sanat, ister
zanaat isterse vasat bir şey olmuş olsun,
bunda muvaffak olmanın yegâne koşulu, yaptığımız şeye inanmak ve o şeyi niçin
yaptığımızı bilmekle doğru orantılıdır. Bahanesi yoktur iyi iş çıkarmanın. İyi
işin teşhire, reklama haceti de yoktur. Bizatihi mevcudiyeti onun meşhuriyetine
kifayet eder. Zira iyi işin zuhurunu gerçekleştiren hissiyat, akıl ve marifet
ta başından itibaren işin banisine istikbalin sonsuzluğunda mutena bir mekân
tahsis eder. Daha ziyade hünerin mücessemliği ve zuhuruna dek isimler “esere
hamallık” ederken, tebarüzden sonra artık eser bu hakkı ifa etme vazifesini
üstlenir. Ancak durum her zaman böyle olamayabilir. Kimi zaman eser, sanatkârını
unutturabildiği gibi kimi zaman da sanatkârın ismi, muhtelif sebeplerden ötürü
eserin önüne geçip onu setredebilir. Ve fakat zihnimiz, daha ziyade eser-sanatkâr
birlikteliğini kulaklarımıza fısıldamakta, aklımıza ve kalbimize kazımakta,
ruhumuza nakşetmektedir. Öyle ki marifetin hünerle oluşturduğu muazzamlık
karşısında, ehl-i hayretin ve takdirkârların vicdanı birinden birinin öne
geçmesine, diğerini örtmesine, unutturmasına el vermez, buna rıza gösteremez. Bu
girizgâhtan olmak üzere denebilir ki, Yılmaz Güney ismi ve eserleri birbirini
eşitlemiş ve unutturmamak üzere ahitleşmişlerdir. Güney, bir iş yapmış olmak, tatmin
edilmesi gereken bir heves uğruna yahut adet yerini bulsun için sinemaya gönül
vermemiştir, kanımca. Onun, sinema dediğimiz çağımızın anlatı aracına müracaat
etmesi, bizatihi sözünü sese, sesini de hakikatle mücessem kılıp derdini,
derdimizi anlatması ile alakalıdır. Bu nedenledir ki Güney Sineması olabildiğince abartıya, ajitasyona ve hünerbazlığa
mesafeli, ayakları yere sağlam basan bir sinemadır diyebiliriz. Hikâyeleri
anlatılan kişiler, (başta kendi hikâyesi) her ne kadar Güney Sineması’nda
‘birey’ olarak yer almayıp bir yekûn olarak ‘toplum’a karşılık gelseler de
‘bireyin biricikliği’ önemsenir yine de. Bireyi (ama bencil değil) kendine özgü ayırıcı özellikleri ile ve onun
biricikliğine inanarak anlatma çabası güden Güney, hem öykülerinde hem kurduğu
sinema dilinde mümkün mertebe bu ‘biricik’liğe halel getirmeden ‘bireylerden
hareketle toplumu anlatma’ yolunu tercih eder.
Bu
yazının mevzusu olan ve Yılmaz Güney’in yönetmenliğini yaptığı ikinci filmi UMUT,
(yönetmenliğini yaptığı ilk film Seyyit
Han) sözünü ettiğimiz ‘birey’den –daha
ziyade kendi hayat hikâyesinden- hareketle
‘toplum’un içinde bulunduğu vaziyeti bütün çıplaklığı ile cesurca işlediği ve anlattığı
‘devrimci’ bir filmdir. Umut, 70’lerin hemen başında toplumun içinde bulunduğu
(sürüklendiği mi demeli) vaziyetin
sonucu olarak oluşan sınıfsal çelişkiler içerisinde hayatta kalma, hayata
tutunma mücadelesinin zorluklarını anlatan, yanı sıra dünya sinemasının
bilhassa İtalyan Yeni Dalga sinemasının geldiği nokta-i nazar da dikkate alınarak
ince ince ve detaylı bir biçimde kurgulanan bir “film” olarak karşımıza çıkar. Filmi
devrimci yapan, onu devrimci sinema olarak görmemizi –belki de- zorunlu kılan husus, elbette salt anlatılan hikâye yahut vaka
değildir. Filmi devrimci kılan hikâye ve vakanın yanı sıra, hayatın
çelişkilerini cesur ama titizlikle sergilemesi, tabuları yıkan bir perspektif
geliştirmesi, vakaya değil vakıaya odaklanması ve bunun neticesi
olarak tercih edilen dilin mümkün olduğunca siyasal ve ideolojik düşüncelerden
arındırılıp yine ‘görsel’in bu anlatıya uygun olarak kurgulanmış ve örülmüş
olmasıdır. Umut’un ‘devimciliği’,
yukarıda sözünü etmeye çalıştığımız kimi noktalar, yani o güne dek sinemada alışılagelen
geleneksel yapıdan farklı olarak, tercih edilen dil, perspektif, anlatım gibi hususların
yeni olmasından ileri gelmektedir. Sınıfsal çelişkileri dışa vurmada gösterilen
maharet ve cesaret, yapaylığa düşmeden takınılan eleştirel ve sorgulayıcı tavır,
yine söz konusu çelişkilerin halline ilişkin imâ’lar Umut’u
kendisinden önceki ‘devrimci sinema’dan ayırır. Güney, sokağa, hayata ‘ayna’
tutmuş ve gördüklerini, daha doğrusu göremediklerimizi, anlatmıştır. Hayatın
akışındaki ayrıntıları görme ve göstermedeki maharet ve kabiliyetiyle, tıpkı
usta hikâyeci Sait Faik’in olağanüstü gözlemlerinden süzülüp gelen hikâyelerden
alınan telezzüzü tattırır izleyicisine. Detaycı ve dikkatli gözlemleri, hemen
tüm filmlerinde karşımıza çıkar. Bu yeteneği sayesinde olup bitenleri en ince
ayrıntılarına kadar görebilmiş ve anlatabilmiştir. Detayları tüm çıplaklığı ile
anlatması, elbette müesses nizamın memurları tarafından hoş görülmeyecek,
soruşturmalar açılacak, sürgün edilecek ve hapse atılacaktı. Netekim öyle de
oldu. Ancak hiçbir şey onu anlatmak ve göstermek istediklerinden alıkoyamadı. Ayrıntıları
görmedeki ustalığı sayesinde Güney, başta Umut
olmak üzere hemen tüm filmlerinde, söz konusu sınıfsal çelişkilere -farklı noktalardan da olsa- eğilmiş, neredeyse
sinemasını ‘eşitlik, adalet ve özgür bir gelecek’ talepleri üzerine inşa
etmiştir. Yönetmenliğinin henüz başında (Seyyit
Han, ki ilk yönettiği film idi) olmasına karşın, dünyaya ve geleceğe
ilişkin düşüncelerini, endişelerini, bakışını ve sınıfsal mücadelenin
çelişkilerini Umut filminde mücessem
hale getirebilmiştir. Zira Umut,
Güney için artık hem bir imkân hem de onun kendisine kurmuş olduğu bir tuzak
olacaktı. Öyle ki sonrasında altına imza atacağı yapımlar için Umut, her daim bir mikyas olarak
varlığını hissettirecekti. Kanımca Yılmaz Güney sonraki yapımlarında her ne
kadar kendisinin tuzağına düşmese de
daima gelip Umut’un duvarlarına
çarpmış, hatta denebilir ki Güney kendisiyle girdiği mücadelede kendisini
geçememiştir. Kaldı ki Yılmaz Güney, bir başka filmin altına imza atmamış
olsaydı, salt bu filmle bile adını sinema tarihine yazabilecek ve Türkiye
Sinemasının her zaman en iyi yönetmeni olacaktı.
Caddelerin
sulanması sahnesi ile başlayan Umut,
daha başından itibaren ne yapmak istediğine ilişkin bilinçli izleyici zihninde
bir hâle oluşturuyor. ‘Su’yun ontolojik ve kültürel bağlamdaki karşılığı ve
oluşturacağı algı belli ki hesaba katılmış, yine bu işin sabahın erken bir
vaktinde yapılmış olması da kurgusal zaman açısından filmin ismi “umut” ile de
örtüştürülmüştür. Güney’in, bir yandan yeni sinema dili bir yandan da içinde
bulunulan toplumsal çelişkileri sergilemesi bakımından ‘su’ yani ima edilen ‘temizlik’ sahnesi, yeni ve
özgür bir geleceğe verilen güçlü bir mesaj olarak okunmaya müsaittir. Yoksulluğun
son derece dramatik biçimde hayatları kemirdiği zaman diliminde zengin olma
hayalinden ziyade, vasat bir hayatın idamesi adına umudunu piyango biletine
bağlayan, ‘çıkar kavgası’ değil ‘ekmek kavgası’ veren faytoncu Cabbar’ın, bir
aylak olarak hayata tutunmaya çalışan ve bütün umudunu bulacağı üç kuruşu
Hocaefendiye verip ondan hazinenin yerini öğrenmeye bağlayan Hasan gardaşın hayalleri
etrafında inşa edilmiş, şekillenmiş bir film olarak karşımıza çıkar Umut.
Güney, “dine mesafeli” bir yaşam sürmüş olsa da, Umut’taki “hoca” figürünün
problemli (aksak) olarak karşımıza çıkarılması, söz konusu mesafeden değil,
bizatihi toplumdaki marazî dinî anlayıştan kaynaklanmaktadır. Zira bu marazî
anlayış dolayısıyladır ki toplumun dinî duyguları her daim sömürülmüş, halen de
sömürülmektedir.
Hâsılı Güney, kuvvetli
gözlemleri sayesinde toplumsal ve siyasal değişimlere başta Umut olmak üzere hemen tüm filmlerinde yer
vermiş; kurgu, görsel biçim ve sinematografik anlatımdaki farklılık ve
yeniliklerle, geleneksel ve muhafazakâr paradigmadan ayrılmış, ‘devrimci
sinema’ örneğini sergilemiştir. Tüm bu söylediklerimiz, Umut filminin Türkiye Sineması tarihi açısından ne denli
ehemmiyetli olduğunu izah için kısa bir girizgâhtır.
Yüzyıllık
Perde,
Alakarga
Yayınları, 2014
Wednesday, 10 February 2016
DİLİMDE ESKİMİŞ BİR ŞARKI
Hasip Bingöl
https://artcivic.com/icerik-news-52.html
Azgın dişlerimle
tırmalıyorum sancılarını
Elbet bu nifak
sokuyor dönüşüne dünyanın
Payıma biçilen
işmarla yürüdüğüm yollar
Kedilerin terk
ettiği sokaklar
Bir kez olsun
dindirmedi içimdeki azgın nehri
Dağlara yordum
gözlerinde çoğalan
çoğalan
ürkekliği.
Herkes dilinde
kahramanlık türküsüyle
suskunluğuma
kast ediyor.
Güneş çekiliyor
aksayan bedenimden
miras bir
iştahla büyüyor şehvetim.
Caddelerin
kabaran aksiyle kayboluyoruz
Buna sebep
fırtına kopuyor kurnalarda
erken
sevişmelerden taze cesetler fışkırıyor
Kan süzülüyor
inancımızdan
ve kahroluyoruz
bir yaprak
düştüğü zaman.
Artık hiçbir
gölge serinletemez ruhumu,
ezber zamanlara
yenik düştü aklım.
Dilimde eskimiş
bir şarkıyla döndüm
kanımın kadehle
sunulduğu günlere.
Ey şarabı
kınayan kutsal ahenk,
Gölgesi değil mi
derinleştiren kuyuları…
Kış, 2015
https://artcivic.com/icerik-news-52.html
Kötülük Hafızası: Cumhuriyet’in Diyarbakır’da Kimlik İnşası
Hasip Bingöl
Bünyesinde farklı etnik ve dinî grupları barındıran Modern dönem öncesinin siyasal yönetim yapıları İmparatorlukların, yükselen milliyetçi ideolojik dalgaya mağlup olarak tarih sahnesinden birer birer silinmesiyle yerine bu zemin üzerine inşa ve ikame edilen ulus-devletlerin dayandığı akıl, başta özgürlükler olmak üzere, pek çok alanda bir sorun ve sorunsal olarak bize tevarüs etmiştir. Söz konusu bu yapı günümüzde güçlü bir şekilde varlığını devam ettirmektedir. Entelektüel aklın teoride mesafeli durduğu bu marazi durum, neredeyse çağımızın en muteber -Ernest Gellner’in (1983) ifadesiyle söylemek gerekirse “siyasal meşruluk formu”- siyasal anlayışı olarak kabul görmekte ve her geçen gün taraftar bulmaktadır. Bu saikler dolayısıyladır ki milliyetçi ulus-devlet ideolojisine yaslanan müesses nizamlar zayıflamak yerine giderek güçlenmekte, yerküre sathında pratik sonuçlarıyla karşımıza çıkmaktadır. Hayatımızı ihata eden “ulusçuluk/milliyetçilik, zamanımızın politik hayatının en evrensel biçimde meşru kabul edilen değeri”dir, der Anderson (2004: 17). Ne var ki sözü edilen bu evrensel meşruiyet, İmparatorluklar çağında son derece silik ve geçişken olan sınırların ulus-devletlerle beraber muayyen ve katı hale gelmesine yol açmıştır. Seyahat ve dolaşım özgürlüğünü ciddi manada kısıtlayan, insanları belli bir coğrafi bölgeye hapseden ulus-devlet ideolojisi, aşılması gereken bir anomali olarak yadırganmak bir yana, giderek tahkim edilen bir şeye dönüşmüştür. Serdar Kaya, ulus-devletin özgürlük tasarrufu konusunda şöyle der:
Ulus-devlet fikriyle birlikte, ülkeler arasındaki sınırlar da eskisine göre çok daha belirginleşmeye ve seyahat özgürlüklerini dahi önemli ölçüde kısıtlayacak derecede yükseldi. Bir anlamda herkesi kendi ülkesine hapseden bu süreç, merkeziyetçiliğin de artmış olmasının yardımıyla insanları tek tipleştirmeye başladı. Farklı kimliklere sahip olan insanlar, tek bir “milli” kimliğe asimile edildiler. Örneğin, Fransız İhtilâli gerçekleştiğinde halkın yarısı dahi Fransızca bilmezken, Fransız devleti zaman içerisinde “dil birliği”ni sağladı. Çok sayıda küçük devletten oluşan bir yarımada durumunda olan İtalya (ve İtalyanca) için de durum bundan çok farklı değildi. İtalya’nın 1800'ʹlü yıllar boyunca süren ve Risorgimento adı verilen birleşme süreci esnasında, “İtalya’yı ortaya çıkardık, şimdi de İtalyanları ortaya çıkarmamız lazım” demiş olan milliyetçi lider Massimo d’Azeglio’nun, bu sözüyle uluslaşma sürecinin ifade ettiği anlamı özetlediği söylenebilir.Ancak günümüz iktisadi şartlarının dayattığı bir zorunluluk olarak sermayenin dolaşımı, ulusları aşan küresel ekonomik pazar ve rekabetle beraber gelişen küresel ekonomi piyasası, yine buna bağlı olarak dolaşımdaki rant, ulus-devlet yapısında kısmen de olsa esnemeler meydana getirmiştir. Bunun bir sonucu olarak teşekkül eden Avrupa Birliği ve buna bağlı olarak Avrupa’da büyük oranda gevşek sınır uygulamalarına geçiş, milliyetçiliğin geriletilmesi manasına gelmese de, ulus-devletlerin geleceğine dair serbest dolaşım hürriyeti ve yapısıyla alakalı olarak kimi ipuçlarını barındırmaktadır. Dolayısıyla “uluslarüstü (supranational) bir yapının ifadesi olan Avrupa Birliği, aynı zamanda modernite sonrasına yönelik olan bir arayış durumunda,” şeklinde yorumlar Serdar Kaya. Ancak sözünü ettiğimiz bu esneme ve geçişlilik, modernite sonrasına ilişkin birtakım emarelere karşın, şimdilerde daha ziyade ekonomiyle çerçevelenmiş kapitalist bir hüviyeti haizdir. Yoksa milliyetçilik ideolojisinin somut bir veçhesi olarak ulus-devletler siyasal ve coğrafi bütünlüğünü muhafaza etmede herhangi bir şeyi kaybetmiş değiller.
(Kaya, 2010: 121-22)
(DEVAMI İÇİN:
http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7469/kotuluk-hafizasi-cumhuriyet-in-diyarbakir-da-kimlik-insasi#.VrujbxiLRdg
23 Ocak 2016,
BİRİKİM Dergisi
Friday, 1 January 2016
Sunday, 20 December 2015
Wednesday, 29 July 2015
Dekoratif malzeme olarak dil
Hiçbir yapı, oluşum ve inşaya, gerekçe ne olursa olsun, hiçbir dil feda edilemez. Ve hiçbir inşanın yahut dilin geleceği bir başka dilin ölümü üzerine kurgulanamaz. Anadili Zazaca olan biri olarak, her dilin yaşama hakkını savunuyor, geleceğini önemsiyor ve eğitimde kullanılmasının insani ve demokratik bir hak olduğunu kendi adıma kayda geçiriyorum.
12/03/2015
http://www.radikal.com.tr/yenisoz/dekoratif_malzeme_olarak_dil-1124676
http://www.radikal.com.tr/yenisoz/dekoratif_malzeme_olarak_dil-1124676
Adımları çoğaltmak, sesi söze dönüştürmek, sözü çoğaltmak, telaşı azaltmak, insanı ve odaları fark etmek… “Her insan içinde bir oda taşır” der Franz Kafka, odayı ve insanı kıymetli kılarak. Kuşkusuz her oda insanın biricikliğine, şeyler dünyasında onun anlamsallığına işaret eder. Bu anlamsallık, Kafka’nın oda metaforuyla zihinlerimizde somut hale gelen ve dil’i mündemiç anlamsal bir dünyaya tekabül eder. Hiç şüphesiz insan yazdıklarıyla, sanatıyla, sesi ve sözüyle içindeki biricik odaları mücessemleştirir ve varlığını kıymetli kılar. Zira varlık, ancak dille ilişkisinde bir kıymeti harbiye ifade eder. “Dil varlığın evidir” diyen büyük filozof Heidegger, dilin varlık ile ilişkisinde olmazsa olmaz bir anlamsallığı kasteder ve meseleyi sarahate kavuşturur. Artık dil bizzat varlığın kendisi, özü ve sözüdür. Dilin varlığa tekabül etmesi, sesin söze tekabül etmesiyle tezahür eder. Varlığı anlamlı kılan, onu unutulmuşluk vadilerinin derinliklerinden çekip sathı muhayyilelere düşüren şey, onun sanat ve edebiyatla kurduğu ilişki yahut ona ne kadar dokunduğu ile alakalı olduğudur. İnsan yaşamı, serüveni ve hissiyatlarından doğan sanat ve edebiyat, sözde karşılığını bulur. Bu söz, hiç kuşku yok ki dilin kendisidir. Sözün sahipleri elbet bir gün tebarüz edip onu bulunduğu iç odalarından gün yüzüne çıkaracaklardır.
Bir yazının boyutlarını ve sınırlarını aşan meselelerle boğuşan, hakkında raporlar hazırlanarak neredeysen nostaljik ve dekoratif bir şeye dönüştürülen ve adeta salâsı için ellerin kulaklara götürülmekte olduğu bir dilin -Zazaca- sekerat-ı mevtinden bahsetmek bir ölüm değilse nedir? Hele bu dil, işbu satırları kaleme alan benim anadilim ise, hangi sözcüklerle meseleyi izah edebilir, hangi cümlelerle ifade-i meramımı, feryâd ü figânımı haykırabilirim? Yahut kim Tanrı’nın bir yerinden hançerlenmediğini, bir ışığın kaymakta olmadığını haber edebilir? Her ölüm erken ölümdür diyen şairin, bu dizeyle adeta kendi anadilinin ölümünü vaa zettiği soğuk bir çıplaklık olarak yüzümüze çarpıyor. Belki de yitip gidiyor dünya cehenneminden bir halkın düşleri, düşünceleri, renkleri ve dili. Ve bir dil bu dünyadan göçertilirken Tanrı susar. Ve gözü mal biriktirme ve toprak hırsı ile kan bürüyen çağımızın kapitalist ve monist düşünce(sizlik) sahibi insanı, işe Tanrıyı susturmakla başladı.
Tanrım! Yitip gitmekte olan dilinle sana sığınıyorum, kutsallar inşa eden kullarının şerrinden.
Zaza dili etrafında dönen güncel ve siyasal tüm tartışmaların dışında ve uzağında, insani ve vicdani bir hassasiyetle ipe dizeceğim sözlerimi. Giderek onulmaz bir yaraya dönüşen, çanların kendisi için çalınmaya başladığı, hüznümüzü günbegün ziyadeleştiren, Tanrının yeryüzü ayetlerinden ve en güzel renklerinden biri olan bu dil, maalesef üniterci ve ulusçu fikirlere kurban edilmek üzere. Son yıllarda her ne kadar bu dilin damarlarına yeni ve taze kanlar zerk edilse de hazırlanan (her yıl 21 Şubat Dünya Anadilleri Günü münsabetiyle) dil raporları ve atlaslarında tehlikenin devam etmekte olduğu, yaşam destek ünitesinde bitkisel hayat mücadelesi verdiği artık çoğumuzun malumu. Bunu tersine çevirmek, teslimiyetçi bir tavır takınmamak icap eder her şeyden önce. İşe, düşlerimize sahip çıkarak başlayabiliriz. Hakikat ve adaleti arzular ve tesis edilmesi için gayret sarf edersek, düşlerimiz gerçekleşir ve kolaylıkla teslimiyetçiliğin üstesinden gelebiliriz. Zira adalet ve hakikatin tesis edildiği yerler, rengârenk dil ağaçlarıyla tezyin edilmiş bahçelerdir. Varlığın anlam bahçeleri... İçinde bulunduğumuz çağın gerekleri ne ise, dil adına bu bahçelerden maksimum oranda yararlanmalıyız. Öyle ki günümüz iletişim ve teknoloji çağında hiçbir dil eğitim dili olmaksızın geleceğini garanti altına alamaz. Bu nedenledir ki, içine doğduğum, gözümü ve gönlümü onunla bu dünyaya açtığım anadilim Zazaca ve dahi yeryüzündeki bütün diller, her türden siyasal ve ideolojik fikirlerden daha yüce, aziz ve münezzehtirler. Hiçbir yapı, oluşum ve inşaya, gerekçe ne olursa olsun, hiçbir dil feda edilemez. Ve hiçbir inşanın yahut dilin geleceği bir başka dilin ölümü üzerine kurgulanamaz. Anadili Zazaca olan biri olarak, her dilin yaşama hakkını savunuyor, geleceğini önemsiyor ve eğitimde kullanılmasının insani ve demokratik bir hak olduğunu kendi adıma kayda geçiriyorum.
Ezcümle, yapılması gereken son derece basit. Politik ve palyatif çözümler yerine hakkaniyetli, adil ve kalıcı çözüm yöntemlerine başvurmak. Aksi halde her faniyi Tanrı’ya havale eder, yaralarımızı tuzlar ve Metin Kemal Kahraman gibi, “Dewrano, no dewr, dewrê vergon vêşanano!/ Ah bu devir yok mu, bu devir aç kurtların devridir” der, geçeriz.
Saturday, 23 August 2014
"Devlet, Sanatçının Dostu mu?"
- KAÇAK YOLCU'nun "Devlet, Sanatçının Dostu mu?" sorusuna kısa fakat kaçak olmayan cevabımız:
- Kültür Bakanlığı’nın edebi eser için yazarlara 10 ile 40 bin TL arasında ödenek vermesini nasıl karşılıyorsunuz?
- Şiire ödenek verilmesi doğru mu? Şairin şiir için devletten maddi destek beklemesi nasıl bir şey?
HASİP BİNGÖL (Şair)
“BÖYLE BİR ŞEYE UĞRAMAKTAN ALLAH’A SIĞINIRIM”
Açıkça ve kısaca; benim nasıl karşıladığımdan ziyade, işbu maddiyata mazhar olmuş müellifan-ı muteberin nasıl karşıladığı mühim olsa gerek. Kaldı ki söz konusu mazhariyete nail olamamışların bu mühim mes'elede edecekleri her kelam, laf-ı güzaf mesabesindedir. Buna duçar olmaktan Hafazanallah!
HİÇBİR ZİNCİR BAHANE DEĞİL ÖLMEK İÇİN*
Hasip Bingöl
Bize son kitabınız poeta non grata’nın hazırlık sürecinden bahseder misiniz?
Doğrusu
şöyle dört başı mamur, kaideli kurallı bir hazırlık sürecinden bahsedemeyeceğim
poeta non grata için. Dahası kitaba
ilişkin bendeki bir karşılık bu. Öyle karar vermişliklerle yola çıkan biri olmayı
beceremedim. İlk şiir kitabım kayıp tablet 2007’de neşrolmuştu. İlk
kitaptaki şiirler mecmualarda yayınlanmış şiirler değildi doğrusu. Bir bakıma bütünlüklü
yazılmış “tek parça” denebilecek şiirlerden oluşuyordu kayıp tablet. Yeni kitabım için de vaziyet üç aşağı beş yukarı
aynı. Son altı yedi yıl içinde yazdığım, ancak birkaç tanesi dergilerde
yayımlanmış şiirlerden müteşekkil bir kitap oldu. Genel anlamda dergilerde
yayımladığım şiirler, şimdilik kitap dışı kalıyor, ya da bilemediğim bir
hissiyat onları dışarıda bırakmamı sağlıyor. Ancak şunu söylemem mümkün.
Yayımlanan şiirlerimi –şimdilik- kitaba almayışımı, biraz da kitabın bütünlüklü
olmasını arzuladığımdan yapıyorum diyebilirim. Hoş poeta non grata’da bu bütünlüğü biraz sarssa da yayımladığım kimi şiirlere
kitapta yer verdim.
Esasında
poeta non grata’yı bir iki yıl erken
de yayımlayabilirdim, fakat kısmet 2013’e kaldı. Elbette bu halinden bir miktar
farklı olacaktı. Kitabı büyük oranda bitirmiş ve yazmıştım, ancak yayımlama işi
geciktikçe üzerinde oynamalar arttı. Öyle ki kimi şiirler çıktı, kimi şiirler kabuk
değiştirdi, hatta kimileri ilk halleriyle akrabalığını yitirdi diyebilirim. Bunu
yaparken, omurgayı sarsmamaya gayret ettim. Zira her okumada dosyanın kurgusu,
inşası değişiklik gösterecekti. Omurga sağlam olmayınca, dosya elinizden kayıp
gidecek. Bütün bu zihinsel meşakkat bir yana, bir de işin yayımı bir yana.
Giderek şiir kitaplarına teveccühün bitmeye yüz tuttuğuna şahit olmaktayız. Yayım
işi her geçen gün şiir kitaplarının aleyhine gelişiyor diyebiliriz. Kitap
yayımlama işi başlı başına problem artık. Bilhassa şiir kitapları adına. Yayımlama
işi bazen yılları bulan bir zamana da denk gelebiliyor.
poeta
non grata isimli şiir
kitabınızı, 2000’li yıllarda yazılan şiire bakış açınızla değerlendirecek
olursanız, bize neler söyleyebilirsiniz?
Sorunuz
için teşekkür ederim. Bu vesileyle kuşak kavramının nazarımda nasıl görüldüğü
ile alakalı bir iki hususa değinmek isterim. Açıkçası kendi namıma kuşak
kavramına mesafeli durduğum, hatta kuşak kavramını bir miktar sorunlu bulduğumu
söylemeliyim. Zira kuşak kavramı, bir bakıma edebiyat tarihçilerinin işlerini
kolaylaştırmak adına giriştikleri bir tasnifleme işidir. Öyle çok da üzerinde
düşünülmüş olduğu kanısında değilim. Neye kuşak denmeli, niçin buna ihtiyaç
duyulur, kuşak olmayı hak eden gelişmeler nelerdir gibi soruları çoğaltmak
mümkün. Salt zamansal bir aralık’a hapsedilen bir tasnifleme işine öteden beri mesafeliyim.
T.S. Eliot kuşak kavramını irdelerken, en az çeyrek asırdan bahseder. Bizde
durum farklı. Her on (10) yılı bir kuşak sayma eğilimi giderek yaygınlaşıyor.
Bu, biraz da şiirdeki akımsızlığın
boşluğunu doldurma girişimidir diye düşünüyorum. Hal böyle olunca ilk şiirini 2000
ve sonrasında yayımlayanlar doğal olarak 2bin kuşağına dâhil edildi, ediliyor.
Hoş, iki binden önce şiir yayımlayanlar da buna dâhil edilmiyor değil. Artık
iş, iyice keyfi bir hal almış durumda. 2 bin öncesi şuaradan olup kendisini 2
bin’e dâhil edenler öyle büsbütün haksız sayılmazlar. Ne de olsa, 2 bin’ler bir
gençliğe tekabül ediyor. Yoksa, zihinsel gençlik bedensel gençlikle
karıştırılıyor mu ne!
Güncel olarak kullanılan dil yeterli ve
sağlıklı olmaktan çok uzak… Dükkân isimleri, televizyonda kullanılan dil, şarkı
sözleri, sanal ortamdaki konuşmalar...
Ancak sizin kullandığınız dil çoğunlukla eski sözcükleri barındırıyor. Bunun okuyucularınıza etkisinin olabileceğini
düşünüyor musunuz?
Geçenlerde
şair bir arkadaşım, bu anlamda ilk kitabım için bir miktar serzenişte bulundu.
Azizim, sözlüğe bakmak zorunda kaldığım kimi kelimeler kullanıyorsun diye.
Sözlük alışkanlığı edindirmek de az bir iş değil. İşim latifesi bir yana, şiir
yazıyor yahut yazmaya niyetli iseniz, hatta bütün bunların dışında ciddi bir
şiir okuru iseniz dille aranız iyi olacak, dili iyi bileceksiniz. Öyle ki dil
dediğimiz bu vasıta ile oynamayı da. Hangi dil olduğu önemli değil. Şiir
dediğimiz şey, zaten günlük dilin dışında bir anlam inşası değil midir? O vakit
sanatkârın söz dağarı dolup taşmalı. Dükkân isimleri, televizyon dili, şarkı
sözleri doğrusu beni çok da enterese etmiyor. Millet pratiğe bakıyor. Herkesin
bir hesabı var. Bu hesap çerçevesinde dil şekilleniyor. Dükkân isimlerinin
felsefî olmasını bekleyemem kendi adıma. Meram ifade ediliyorsa problem
hallolmuştur, derim. Eskilik meselesine gelince… Açıkçası kime ve neye göre eski bilemiyorum. Mesele biraz da bu sanırım.
Kullanmadığımız, kullanımdan düşürdüğümüz, raflara hapsettiğimiz, müzelik
ettiğimiz en yeni şey dahi eskidir. Bir
gecede bütün bir toplumun hafızasının silindiği, salt Latin alfabesini okuyabildiği için aydın sayılanların düşünce(sizlik)leriyle bir toplum şekillendi
maalesef. Bu bakımdan okuru suçlamak mümkün değil, lakin okurun da verili bilgi
ve kültürle yetinmesini anlamış değilim. Vaziyet bu olunca, okurun etkilenmemesi
mümkün değil. Bir yerde yeni jenerasyonu anlayabiliriz ve fakat ehl-i sanat
iddiasını güden bir kısım dedelerimiz yaşındaki zevatın zaman zaman sitemle bir
yerlerden söze dahil olmalarını anlamıyorum, anlamak da istemiyorum.
Haydar Ergülen, bir
yerde sizin için “Kendine özgü bir
sözlüğü genişletmeye çalışan bu şiir, bizi Türkçenin doğusundaki kayıp seslere
ulaştırmak gibi bir görevi de üstlenmiş. Bunu da layığıyla yerine getiriyor.”
diyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Tespitin bir kısmına, sözlük genişletme kısmına
katıldığımı söyleyebilirim. Lakin Türkçenin doğusundan neyi kastettiğini muğlak
bırakmış. Aslında kendi adıma ne demek istediğini anlamıyor değilim, lakin okur
Ergülen’in ne demek istediğini anlıyor mu, yahut ne denli anlıyor bu hususta
şüphelerim söz konusu. Şunu ilave etmek isterim. Türkçenin kayıp sesleri yahut sözcüklerinin
peşinde değilim. Böyle bir vazifem de niyetim de yok. Ancak Osmanlıcanın o
muhteşem, müzikalitesi yüksek, meramın ifadesine fevkalade müsaitliğini her hatırladığımda,
büyük bir hüzne gark olduğumu söyleyebilirim. Buna mukabil dolaşımdaki
Türkçenin bu anlamda son derece nakıs olduğu da hepimizin malumu. Eski
kelimelerden kasıt Osmanlıca ise, evet buna ilgi duyduğumu gizleyemem. Ve
sanırım eski yazmaya devam edeceğim.
Çevrenizde
gelişen olaylara duyarlı bir sanatçı olarak, politika şiirlerinizde yer alıyor
mu? Ya da şiirinizin başlı başına bir politik duruş sergilediğini söyleyebilir
miyiz?
Meseleye
sanat ve estetik perspektiften baktığımızda, politikanın bizatihi kendisi kaba
bir şey olarak karşımıza çıkar. Sanatkârın bu endişeyle ve duyarlılıkla
meseleye bakması bir bakıma zorunludur da. Kendi hesabıma böyle baktığımı söyleyebilirim.
Politik sanat mümkün iken politikanın
sanatı neredeyse mümkün gözükmemektedir. Bir bakıma politikaya mesafeli
sanat, denebilir ki doğasında zorunlu olarak politik ve muhalif söylemi
barındıran sanattır. Yani diyebiliriz ki politikaya bulaşmamış sanat politik ve
muhalif aksiyomlar barındıran sanattır. Bu mülahazadan olmak üzere denebilir ki
politik söylemden bağımsız sanat/şiir son derece zor ve sıkıntılıdır. Kendi
namıma ontolojik olarak sanatın politik bir zeminde neşvünema bulduğunu
düşünüyorum. Bu zeminin dışında adına sanat denilen bir şeyler varsa bunun
marazi olduğunu hesaba katacağım. Sözünü ettiğim ve sanatta karşılık bulan
politik söylem, estetize edilmiş politik söylemdir. Zira estetize edilmemiş her
ne varsa sanat adına birer ‘kabalık’tan öte bir şeye tekabül etmez. Estetize
derken sanatın fildişi kuleler, sırça saraylar yahut billur fanuslarla
kuşatılmış bir şey olduğunu söylemiyorum. Sanatın muhalif olması tam da bunun
dışında bir yerden beslenmesiyle mümkündür.
Buradan
hareketle şiirimde politikaya son derece mesafeli durmaya gayret ettiğimi
söyleyebilirim. Şiir yahut sanatta duyarlılık dediğimiz ne ise, onu hakikate
sadık kalarak ve politik çerçevede sağlamaya çalışıyorum. Hakikat ve politik olan,
yan yana yahut birlikte olur mu, şeklinde bir sual yöneltilebilir elbette.
Temiz ve adil olmak, bir bakıma hakikat ve politik olmakla iç içe geçerek sahih
bir anlam kazanmaktadır. Zira hakikate sadık kalmak, peşinen politik olmakla
eşdeğerdedir nazarımda. Bir başka husus da şu ki, geçmişe şöyle bir baktığımızda
politik ve ideolojik bellenip millî kitaplardan kovulan sanatçı/şairler
söz konusu. Melih Cevdet, Nazım Hikmet gibi kimi şairler, bu saiklerle
kitaplara alınmazken; ulus-devlet paradigmasının sözcülüğüne soyunan, bu endişe
ve reflekslerle kaba metinler ortaya koyan Milliyetçi Behçet Kemal Çağlar; yine
benzeri hissiyatları paylaşan, Kemalizmin ilkelerine şiirlerinde açıkça yer
veren ve onları savunmaktan geri durmayan, son derece ideolojik, sadık Kemalist
Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi şairler, el üstünde tutulan millî şairler olarak okullarda zihinlerimize boca edilmiştir.
Günümüz toplumunun şiire bakış
açısı… Genç bir şair olarak üretim
aşamanızı nasıl etkiliyor?
Toplumun
şiirle pek bir derdi yoktur, olmamıştır da. Zira toplum, geçmişte olduğu gibi
günümüzde de şiire pek rağbet etmez, çok da umurunda değil şiir. Şair, genelde “boş işlerle” uğraşır, toplum nazarında.
Ne gerenk var, havasında olmuştur
hep. Şiir, toplum için ilan-ı aşk
esnasında orgazm sağlıyorsa, iyidir. Münasebeti de bu kadardır. Fazla da bir
şey beklememek lazım. Şiirin hem okuru hem alıcısı her zaman az olmuştur. Böyle
de devam edecektir, belki de azalarak. Bunu bilmek aslında işimi/zi son derece
kolaylaştırıyor. Üretim aşamasında çok rahat olduğumu söylemeliyim bu anlamda.
Karşımda hesaba katarak cümlemi kuracağım büyük bir kütlenin olmaması, bir
anlamda özgürlük alanımı alabildiğine genişletiyor. Zaten herkes şair değil
midir azizim!
Son günlerde ülkemizde dil, çok tartışılır
bir konu oldu. Aynı zamanda Zaza dilinde çeviriler yapan bir şair olarak, dil
hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Ne dersiniz? Bu konuyla ilgili yeni
projeleriniz var mı?
Böyle
bir konunun ve sorunun varlığı;
açıkçası kültürel, ahlakî, siyasal ve demokratik bakımdan bulunduğumuz yeri, zihinsel
ve insanî kalitemizi göstermektedir. Kemalist ideolojik kodlar ve zemin üzerine
inşa edilen üniterci ulus-devlet, kendini yasaklar üzerinden var etmiştir. Hal
böyle olunca, gelecek kaygısını da yine baskı, şiddet, asimilasyonist
politikalar güderek telafi yoluna gitmiştir. Her şeyin bir tekelden oluştuğu, yine
bu tekellerin millî olduğu bir yapıdan bahsediyorum. Tek devlet/ millet/ vatan/ bayrak/ dil/ din ve devamı… Bütün bunlar
aynı zamanda millî de olmak zorunda. Millî devlet/ coğrafya/ tarih/ dil/
matematik gibi. Dolayısıyla bütün bu tekler ve millîler orta yerde dururken, eğitimin tek ve millî olmaması
düşünülemezdi. Böyle olunca da dillerin yasaklanması, katli durumuyla karşı
karşıya kaldık. Tartışmalar da tam noktadan başlıyor. Birileri kendi dillerinin en kutsal, en kıymetli olduğuna hükmedince; mukabilinde
hayır kardeşim, herkesin dili kıymetlidir demek zorunda kaldı birileri de. Kıyametin
kopması da eşitlik ve demokrasiye görünürde itibar eden, esasında ise son
derece mesafeli; gasp yoluyla edindikleri konforu kaybetmek istemeyen jakoben,
elitist/seçkinci güruhun eşit yurttaşlığa inanmamalarından kaynaklanmaktadır.
Bu sisli, bulanık, şiddet ve çatışma ortamında yürütülen tartışmalardan ne
sonuç çıkar, kestirmek zor. Bütün bu hır
gürün, dengesizliklerin yegâne sebebi, paylaşım sorunudur aslında. Yani
Kürt eşitlikten, haklardan bahsetmez, ameleliğe ve uşaklığa devam eder; Alevî,
cemevi talebinde bulunmaz, 12 Eylül darbesi ürünü din kültürü dersine ses
çıkarmaz; dindar Müslüman kamuda başörtüsüyle çalışma talebinde bulunmaz,
çocuğuna devletin buyurduğu şekilde değil, kendi istediği gibi dini özgürlükler
çerçevesinde İslamî dersler aldırma talebini ortaya koymaz ve devletin her
dediğine emrin başüstüne der; yine komünist kendi köşesine çekilir, her şeyi
devletim bilir, komünizm lazım olursa onu da devletim getirir düşüncesine sahip
olur ise, yani her şey eski düzen devam eder, herkes varlığını Türk varlığına
armağan ederse hiçbir problem kalmaz, netekim. Ancak içinde bulunduğumuz
şartlar ve zaman diliminde kimse kendisine biçilen paya razı değil, olmamalıdır
da. Geldiğimiz noktada ya mutlak demokrasi, eşitlik ve adaletle ama hakkaniyet
çerçevesinde eşit yurttaşlar olarak beraber yaşayacağız yahut büyük felaket her
daim hazır ve nazır kapıda bizleri bekliyor ve demoklesin kılıcı misali üzerimizde
salınıyor olacak.
Dil
mezunu ve diller hakkında kafa yormuş biri olarak bağlamda şunları söylemem
mümkün. Memlekette ve dahi dünyanın herhangi bir yerinde, içinde bulunduğumuz
modern zamanın bir sonucu olarak, eğitim dili olmayan diller, ne yazık ki tehlike
altında olup bir yok oluşla karşı karşıyadırlar. Her dil kıymetlidir, buna
inanarak hareket etmek lazım. Dillerin
yaşatılması, devletlerin ve sistemlerin yaşatılmasından daha kıymetli ve
azizdir. Kimsenin dili bir başkasının dilinden ne aşağı ne yukarıdadır.
Mesele bu kadar net aslında. Yeter ki buna inanalım.
Zaza
diline gelince… Naçizane bir şeyler yapmaya çalışıyorum anadilim ile ilgili. Yetersiz,
fakat şimdilerde elimden ne geliyorsa, ona gayret ediyorum. Pek çok farklı
çalışmalar içinde olsam da ağırlıklı olarak dil ve edebiyata odaklandığımı
söyleyebilirim. Kimi zaman telif kimi zaman da çeviri şeklinde bu çalışmalarım
devam ediyor.
Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Bana
katlandığınız için ben teşekkür ederim.
*poeta non grata’dan
Evrensel Kültür, s.269 Mayıs 2014
Saturday, 3 May 2014
ŞİİR, GÜCÜN KARŞISINDA DİRENEBİLDİĞİ ÖLÇÜDE ONTOLOJİK KAYNAĞINA YAKLAŞIR*
Hasip Bingöl ile Söyleşen Nurettin Durman
* NOT: Şair Nurettin Durman'ın benimle yaptığı aşağıdaki Söyleşi, Gerçek Hayat dergisinin 10 Mart tarihli nüshasında yayımlanmıştır. Ancak söyleşinin İTALİK ve renkli olarak verdiğim son kısmı, nedenini bilemediğim tarafıma hiçbir şekilde bilgi verilmeksizin herhangi bir gerekçe gösterilmeden SANSÜRLENMİŞ olup yayımlanMAmıştır. Söyleşiden murad ettiğimiz şeyin iyi anlaşılması için, bütünlüklü olarak yayımlanması icap etmektedir.
Yeni şiir kitabın Poeta non Grata ile ilk kitabın Kayıp Tablet’teki arayışın farklı bir yere evirildiğini söyleyebilir miyiz? Ya da bir huzursuzluğun dışa vurumu demek mümkün mü? Nereden icap etti bu istenmeme…
Sözün seyr û sülukü suyun seyr û sülukü misillüdür. Zira kalpten sökün eden söz, bünyeden ve dimağdan firak edip yola revan olduğunda, bir yandan geçtiği güzergâha izini nakşederken beri yandan da yeni arayış yollarını inşa eder. Öyle ki her arayış daima bir kayıpı ima etmektedir. Doğrusu her birimizin şu salındığımız yeryüzü cehenneminde kişisel menkıbesinin ardından sürüklendiğine inanıyorum. Bilhassa bir lanetli olarak taife-i şuara, aynı zamanda kovulmuş olmanın çetin imtihanında kalbine sükûnet ve serinlik taşımanın da hesabıyla arayışına devam eder. İmtihanı çetindir; zira bir yandan Tanrı’nın kutsal kitaplarında cehennem çağrıcısı yalancı bir lanetli, bir yandan da devlete katkısı olmayan bir düşman olarak iki sürgün arasında hayatını idameye mahkûm edilmiştir. Buna karşın ehl-i şuara, belki söz iksirinin idrakinde bir seyyah olarak sözünü Tanrı’nın sözünün hemen yanı başına yazma iştiyakında bir heveskâr olma arzusundadır. Kendi namıma şedid bir heveskâr olmamaya talibim. Şedid bir heveskâr olmanın halden ziyade kale ilişkin bir vaziyet olduğunu söylemeliyim. Buna sebep daire-i imkân mertebesince mesafeli durmaya gayret ediyorum. Zira kalin hale tagallüb etmesi her ne kadar günümüzün geçer akçesi ise de, nazar-ı hakikatte muteber olan kuşkusuz aksi olandır. Ne kadar becerebildim bilemiyorum, aksi olanı kendime rehber edinmeye gayret ettim. İlk kitabım ile ikinci kitabımın yayımlanması arasında öyle pek uzun bir zaman geçtiğini söyleyemem. Soruda bahsettiğiniz arayışın farklı bir yere evirilmesine gelince…
Evet,
arayışın farklı bir yere evirilmesi için altı yıl gibi bir zaman diliminin iktifa
edeceği kanaatindeyim. Lakin bu arayışın keskin olduğunu söyleyemem. Belki daha
derinlerde, kayıp olanın izini sürerken tesadüf ettiğim vaziyetler üzerine,
güzergâhta yapmaya çalıştığım kimi değişiklikler demek lazım. Her arayış yeni
bir değişikliğe, yeni bir huzursuzluğa gebedir. Bu arayışta neyle karşılaştın,
ne buldun da istenmeyenliğe kanaat
getirdin derseniz, şunu rahatlıkla söylemek mümkün. Fark etmekten ziyade ifade
etmekle alakalı bir durum bu. Yoksa yenilerde olan ve benim yeni fark ettiğim
bir şey değil. Şöyle bir baktığımızda içinde bulunduğumuz zaman diliminde bir
yandan bireysel ötekileştirmeler bir vakıa iken, bir yandan toplumsal
inkârların, toplumsal uzaklaştırma ve ötekileştirmelerin giderek derinleştiğini,
giderek toplumların birbirini yok saydığı, hatta varlıkların ötekini yokluğu
üzerine inşa ettiği durumdan söz ediyorum. Doğrusu toplumsal istenmeme
durumları hayatımızı esir almışken, birey olarak payımıza biçilen ötekiliğe
razı olacağız çaresiz. Hele şiire kıyısından köşesinden bulaşmışsanız öteki
olmanın, istenmemenin idrakinde olmak durumundasınız. Şayet buna müdrik değilseniz,
böyle bir endişeniz yoksa iktidarların, gücün yedeğine düşmemeniz için hiçbir
neden yok. Bu söylediklerimle şiirin kutsallığı gibi bir lafügüzaf yahut şair
yüceltmesi yapmak gibi bir derdim olmadı hiçbir zaman. Böyle bir anlayışa da oldum
olası mesafeliyim. Lakin şair, yazdıkları ve söyledikleriyle gücün ve iktidarın
uykularını kaçırmıyorsa sükût etmesi daha doğru bir tavır olur. Kendi adıma,
şiirin ontolojik kaynağını gücün karşısında direnebilmesinde buluyorum. Bu
ontolojik kaygı ve huzursuzluktan hareketle yazmaya gayret ediyorum.
“Bir
Evrakın Kanar Boşluğu” şiirinizin finalinde şöyle diyorsunuz: “her yenilgi bir vadidir içimde.” Bunu derin
yaralar var’a, kırıklıklara yoruyorum. Sarih bir izahı olmalı, derim. Açıklaması
mümkün mü?
Doğrusu kırılmayı kişisel bir zemin üzerinden okumadığımı, bu manada önemsemediğimi söyleyebilirim. Böyle bir tavrı hakikat düzleminde bencillik olarak görüyorum. Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî mealen “küçük kâinat olarak insan, büyük kâinatın bir minyatürüdür. Zira insan varlığı, âlemden kat kat küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır.” buyurur. Bunu önemsiyorum. Bu manada şahsın/bireyin biricikliğini son derece kıymetli buluyorum. Burada üzerinde durduğum, sıkıntılı gördüğüm husus, bireysel olanın bencilliğe evirildiği nokta. Yoksa Şeyhü’l-Ekber’in buyurduğu, insanın mikrokozmosluğu hakikatinin hilafına davranmış oluruz. Dolayısıyla yazıyı, yazmayı bu manada önemsiyorum. Yazmak dediğimiz hadise, evet kendimizden yola çıkarak başlayan bir eylem, ancak yazma eylemi her şeyden evvel ontolojik bir mesele. Ontolojik olarak yazı, küçük kâinatı aşkın büyük kâinata doğru bir yolculuktur. Bu seyr ü süluk, bireysel olanın geriye itilip müteâl ve ulvî olanın ikâmesi çabasıdır. Bu noktada yeri gelmişken İmam Âli Efendimizin şu sözünü nakletmek isterim. “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir.” Sanırım meseleyi özetliyor bu söz. Naçizane böyle bakmaya gayret ediyorum. Ne denli üstesinden geldin derseniz, açıkçası buna kifayet edecek bir cevabım yok. Öyle ki şu modern zamanda biten her gün, bir şekilde tortular bırakıyor, biriktiriyor kalbimizde. Buna ne derece direnebiliriz yahut kalbimizi, aklımızı ve ruhumuzu ne derece arındırabiliriz modern zamanın üzerimize boca ettiği kirlerden, bilemiyorum. Mümkün mertebe içinde bulunduğumuz zamanın kirli hesaplarından, şiddetinden uzak durmak. Bütün hesabım buna ilişkin. Evet, çağın tuzaklarına mesafeli durmanın bir neticesi olarak, kimi zaman derin bir keder, kırıklıklar oluyor tabii. Bundan kaçamayız sanırım. Zamanla geçer nasılsa, diyorum. Geçiyor da nitekim.
“Ziyan”
olan çok şey var hayatta. “Artık kabaran
deniz değilsin”/ “Tuhaf şeyler oluyor”
dünyamızda. Bütün bunlar haliyle çağrışımlara götürüyor insanı. Kim/lerin
hayatları acılar içinde geçiyor. Ziyan olanı biraz daha açar mısın?
***
Subscribe to:
Posts (Atom)
-
[ Yılmaz Güney'in UMUT'u üzerine yazdığım deneme] Hasip Bingöl Utkular alkışlar içinde ölmeye Mis kokular biriktirenle...
-
Hasip Bingöl Dost olsun, düşman olsun sözünü söyle Herkes dinlesin “iyidir” desin ‘Vîs û Râmîn’ Romanın hayatımıza ...
-
RESMİ HİZMETE MAHSUS ÇOCUKLUĞUM Uzaktan gören herkesin fısıldadığı cümleydi. Bir ağaç neden bir dağın gövdesine oturur, saçlarıyla ok...





















