Sunday, 20 December 2015
Wednesday, 29 July 2015
Dekoratif malzeme olarak dil
Hiçbir yapı, oluşum ve inşaya, gerekçe ne olursa olsun, hiçbir dil feda edilemez. Ve hiçbir inşanın yahut dilin geleceği bir başka dilin ölümü üzerine kurgulanamaz. Anadili Zazaca olan biri olarak, her dilin yaşama hakkını savunuyor, geleceğini önemsiyor ve eğitimde kullanılmasının insani ve demokratik bir hak olduğunu kendi adıma kayda geçiriyorum.
12/03/2015
http://www.radikal.com.tr/yenisoz/dekoratif_malzeme_olarak_dil-1124676
http://www.radikal.com.tr/yenisoz/dekoratif_malzeme_olarak_dil-1124676
Adımları çoğaltmak, sesi söze dönüştürmek, sözü çoğaltmak, telaşı azaltmak, insanı ve odaları fark etmek… “Her insan içinde bir oda taşır” der Franz Kafka, odayı ve insanı kıymetli kılarak. Kuşkusuz her oda insanın biricikliğine, şeyler dünyasında onun anlamsallığına işaret eder. Bu anlamsallık, Kafka’nın oda metaforuyla zihinlerimizde somut hale gelen ve dil’i mündemiç anlamsal bir dünyaya tekabül eder. Hiç şüphesiz insan yazdıklarıyla, sanatıyla, sesi ve sözüyle içindeki biricik odaları mücessemleştirir ve varlığını kıymetli kılar. Zira varlık, ancak dille ilişkisinde bir kıymeti harbiye ifade eder. “Dil varlığın evidir” diyen büyük filozof Heidegger, dilin varlık ile ilişkisinde olmazsa olmaz bir anlamsallığı kasteder ve meseleyi sarahate kavuşturur. Artık dil bizzat varlığın kendisi, özü ve sözüdür. Dilin varlığa tekabül etmesi, sesin söze tekabül etmesiyle tezahür eder. Varlığı anlamlı kılan, onu unutulmuşluk vadilerinin derinliklerinden çekip sathı muhayyilelere düşüren şey, onun sanat ve edebiyatla kurduğu ilişki yahut ona ne kadar dokunduğu ile alakalı olduğudur. İnsan yaşamı, serüveni ve hissiyatlarından doğan sanat ve edebiyat, sözde karşılığını bulur. Bu söz, hiç kuşku yok ki dilin kendisidir. Sözün sahipleri elbet bir gün tebarüz edip onu bulunduğu iç odalarından gün yüzüne çıkaracaklardır.
Bir yazının boyutlarını ve sınırlarını aşan meselelerle boğuşan, hakkında raporlar hazırlanarak neredeysen nostaljik ve dekoratif bir şeye dönüştürülen ve adeta salâsı için ellerin kulaklara götürülmekte olduğu bir dilin -Zazaca- sekerat-ı mevtinden bahsetmek bir ölüm değilse nedir? Hele bu dil, işbu satırları kaleme alan benim anadilim ise, hangi sözcüklerle meseleyi izah edebilir, hangi cümlelerle ifade-i meramımı, feryâd ü figânımı haykırabilirim? Yahut kim Tanrı’nın bir yerinden hançerlenmediğini, bir ışığın kaymakta olmadığını haber edebilir? Her ölüm erken ölümdür diyen şairin, bu dizeyle adeta kendi anadilinin ölümünü vaa zettiği soğuk bir çıplaklık olarak yüzümüze çarpıyor. Belki de yitip gidiyor dünya cehenneminden bir halkın düşleri, düşünceleri, renkleri ve dili. Ve bir dil bu dünyadan göçertilirken Tanrı susar. Ve gözü mal biriktirme ve toprak hırsı ile kan bürüyen çağımızın kapitalist ve monist düşünce(sizlik) sahibi insanı, işe Tanrıyı susturmakla başladı.
Tanrım! Yitip gitmekte olan dilinle sana sığınıyorum, kutsallar inşa eden kullarının şerrinden.
Zaza dili etrafında dönen güncel ve siyasal tüm tartışmaların dışında ve uzağında, insani ve vicdani bir hassasiyetle ipe dizeceğim sözlerimi. Giderek onulmaz bir yaraya dönüşen, çanların kendisi için çalınmaya başladığı, hüznümüzü günbegün ziyadeleştiren, Tanrının yeryüzü ayetlerinden ve en güzel renklerinden biri olan bu dil, maalesef üniterci ve ulusçu fikirlere kurban edilmek üzere. Son yıllarda her ne kadar bu dilin damarlarına yeni ve taze kanlar zerk edilse de hazırlanan (her yıl 21 Şubat Dünya Anadilleri Günü münsabetiyle) dil raporları ve atlaslarında tehlikenin devam etmekte olduğu, yaşam destek ünitesinde bitkisel hayat mücadelesi verdiği artık çoğumuzun malumu. Bunu tersine çevirmek, teslimiyetçi bir tavır takınmamak icap eder her şeyden önce. İşe, düşlerimize sahip çıkarak başlayabiliriz. Hakikat ve adaleti arzular ve tesis edilmesi için gayret sarf edersek, düşlerimiz gerçekleşir ve kolaylıkla teslimiyetçiliğin üstesinden gelebiliriz. Zira adalet ve hakikatin tesis edildiği yerler, rengârenk dil ağaçlarıyla tezyin edilmiş bahçelerdir. Varlığın anlam bahçeleri... İçinde bulunduğumuz çağın gerekleri ne ise, dil adına bu bahçelerden maksimum oranda yararlanmalıyız. Öyle ki günümüz iletişim ve teknoloji çağında hiçbir dil eğitim dili olmaksızın geleceğini garanti altına alamaz. Bu nedenledir ki, içine doğduğum, gözümü ve gönlümü onunla bu dünyaya açtığım anadilim Zazaca ve dahi yeryüzündeki bütün diller, her türden siyasal ve ideolojik fikirlerden daha yüce, aziz ve münezzehtirler. Hiçbir yapı, oluşum ve inşaya, gerekçe ne olursa olsun, hiçbir dil feda edilemez. Ve hiçbir inşanın yahut dilin geleceği bir başka dilin ölümü üzerine kurgulanamaz. Anadili Zazaca olan biri olarak, her dilin yaşama hakkını savunuyor, geleceğini önemsiyor ve eğitimde kullanılmasının insani ve demokratik bir hak olduğunu kendi adıma kayda geçiriyorum.
Ezcümle, yapılması gereken son derece basit. Politik ve palyatif çözümler yerine hakkaniyetli, adil ve kalıcı çözüm yöntemlerine başvurmak. Aksi halde her faniyi Tanrı’ya havale eder, yaralarımızı tuzlar ve Metin Kemal Kahraman gibi, “Dewrano, no dewr, dewrê vergon vêşanano!/ Ah bu devir yok mu, bu devir aç kurtların devridir” der, geçeriz.
Saturday, 23 August 2014
"Devlet, Sanatçının Dostu mu?"
- KAÇAK YOLCU'nun "Devlet, Sanatçının Dostu mu?" sorusuna kısa fakat kaçak olmayan cevabımız:
- Kültür Bakanlığı’nın edebi eser için yazarlara 10 ile 40 bin TL arasında ödenek vermesini nasıl karşılıyorsunuz?
- Şiire ödenek verilmesi doğru mu? Şairin şiir için devletten maddi destek beklemesi nasıl bir şey?
HASİP BİNGÖL (Şair)
“BÖYLE BİR ŞEYE UĞRAMAKTAN ALLAH’A SIĞINIRIM”
Açıkça ve kısaca; benim nasıl karşıladığımdan ziyade, işbu maddiyata mazhar olmuş müellifan-ı muteberin nasıl karşıladığı mühim olsa gerek. Kaldı ki söz konusu mazhariyete nail olamamışların bu mühim mes'elede edecekleri her kelam, laf-ı güzaf mesabesindedir. Buna duçar olmaktan Hafazanallah!
HİÇBİR ZİNCİR BAHANE DEĞİL ÖLMEK İÇİN*
Hasip Bingöl
Bize son kitabınız poeta non grata’nın hazırlık sürecinden bahseder misiniz?
Doğrusu
şöyle dört başı mamur, kaideli kurallı bir hazırlık sürecinden bahsedemeyeceğim
poeta non grata için. Dahası kitaba
ilişkin bendeki bir karşılık bu. Öyle karar vermişliklerle yola çıkan biri olmayı
beceremedim. İlk şiir kitabım kayıp tablet 2007’de neşrolmuştu. İlk
kitaptaki şiirler mecmualarda yayınlanmış şiirler değildi doğrusu. Bir bakıma bütünlüklü
yazılmış “tek parça” denebilecek şiirlerden oluşuyordu kayıp tablet. Yeni kitabım için de vaziyet üç aşağı beş yukarı
aynı. Son altı yedi yıl içinde yazdığım, ancak birkaç tanesi dergilerde
yayımlanmış şiirlerden müteşekkil bir kitap oldu. Genel anlamda dergilerde
yayımladığım şiirler, şimdilik kitap dışı kalıyor, ya da bilemediğim bir
hissiyat onları dışarıda bırakmamı sağlıyor. Ancak şunu söylemem mümkün.
Yayımlanan şiirlerimi –şimdilik- kitaba almayışımı, biraz da kitabın bütünlüklü
olmasını arzuladığımdan yapıyorum diyebilirim. Hoş poeta non grata’da bu bütünlüğü biraz sarssa da yayımladığım kimi şiirlere
kitapta yer verdim.
Esasında
poeta non grata’yı bir iki yıl erken
de yayımlayabilirdim, fakat kısmet 2013’e kaldı. Elbette bu halinden bir miktar
farklı olacaktı. Kitabı büyük oranda bitirmiş ve yazmıştım, ancak yayımlama işi
geciktikçe üzerinde oynamalar arttı. Öyle ki kimi şiirler çıktı, kimi şiirler kabuk
değiştirdi, hatta kimileri ilk halleriyle akrabalığını yitirdi diyebilirim. Bunu
yaparken, omurgayı sarsmamaya gayret ettim. Zira her okumada dosyanın kurgusu,
inşası değişiklik gösterecekti. Omurga sağlam olmayınca, dosya elinizden kayıp
gidecek. Bütün bu zihinsel meşakkat bir yana, bir de işin yayımı bir yana.
Giderek şiir kitaplarına teveccühün bitmeye yüz tuttuğuna şahit olmaktayız. Yayım
işi her geçen gün şiir kitaplarının aleyhine gelişiyor diyebiliriz. Kitap
yayımlama işi başlı başına problem artık. Bilhassa şiir kitapları adına. Yayımlama
işi bazen yılları bulan bir zamana da denk gelebiliyor.
poeta
non grata isimli şiir
kitabınızı, 2000’li yıllarda yazılan şiire bakış açınızla değerlendirecek
olursanız, bize neler söyleyebilirsiniz?
Sorunuz
için teşekkür ederim. Bu vesileyle kuşak kavramının nazarımda nasıl görüldüğü
ile alakalı bir iki hususa değinmek isterim. Açıkçası kendi namıma kuşak
kavramına mesafeli durduğum, hatta kuşak kavramını bir miktar sorunlu bulduğumu
söylemeliyim. Zira kuşak kavramı, bir bakıma edebiyat tarihçilerinin işlerini
kolaylaştırmak adına giriştikleri bir tasnifleme işidir. Öyle çok da üzerinde
düşünülmüş olduğu kanısında değilim. Neye kuşak denmeli, niçin buna ihtiyaç
duyulur, kuşak olmayı hak eden gelişmeler nelerdir gibi soruları çoğaltmak
mümkün. Salt zamansal bir aralık’a hapsedilen bir tasnifleme işine öteden beri mesafeliyim.
T.S. Eliot kuşak kavramını irdelerken, en az çeyrek asırdan bahseder. Bizde
durum farklı. Her on (10) yılı bir kuşak sayma eğilimi giderek yaygınlaşıyor.
Bu, biraz da şiirdeki akımsızlığın
boşluğunu doldurma girişimidir diye düşünüyorum. Hal böyle olunca ilk şiirini 2000
ve sonrasında yayımlayanlar doğal olarak 2bin kuşağına dâhil edildi, ediliyor.
Hoş, iki binden önce şiir yayımlayanlar da buna dâhil edilmiyor değil. Artık
iş, iyice keyfi bir hal almış durumda. 2 bin öncesi şuaradan olup kendisini 2
bin’e dâhil edenler öyle büsbütün haksız sayılmazlar. Ne de olsa, 2 bin’ler bir
gençliğe tekabül ediyor. Yoksa, zihinsel gençlik bedensel gençlikle
karıştırılıyor mu ne!
Güncel olarak kullanılan dil yeterli ve
sağlıklı olmaktan çok uzak… Dükkân isimleri, televizyonda kullanılan dil, şarkı
sözleri, sanal ortamdaki konuşmalar...
Ancak sizin kullandığınız dil çoğunlukla eski sözcükleri barındırıyor. Bunun okuyucularınıza etkisinin olabileceğini
düşünüyor musunuz?
Geçenlerde
şair bir arkadaşım, bu anlamda ilk kitabım için bir miktar serzenişte bulundu.
Azizim, sözlüğe bakmak zorunda kaldığım kimi kelimeler kullanıyorsun diye.
Sözlük alışkanlığı edindirmek de az bir iş değil. İşim latifesi bir yana, şiir
yazıyor yahut yazmaya niyetli iseniz, hatta bütün bunların dışında ciddi bir
şiir okuru iseniz dille aranız iyi olacak, dili iyi bileceksiniz. Öyle ki dil
dediğimiz bu vasıta ile oynamayı da. Hangi dil olduğu önemli değil. Şiir
dediğimiz şey, zaten günlük dilin dışında bir anlam inşası değil midir? O vakit
sanatkârın söz dağarı dolup taşmalı. Dükkân isimleri, televizyon dili, şarkı
sözleri doğrusu beni çok da enterese etmiyor. Millet pratiğe bakıyor. Herkesin
bir hesabı var. Bu hesap çerçevesinde dil şekilleniyor. Dükkân isimlerinin
felsefî olmasını bekleyemem kendi adıma. Meram ifade ediliyorsa problem
hallolmuştur, derim. Eskilik meselesine gelince… Açıkçası kime ve neye göre eski bilemiyorum. Mesele biraz da bu sanırım.
Kullanmadığımız, kullanımdan düşürdüğümüz, raflara hapsettiğimiz, müzelik
ettiğimiz en yeni şey dahi eskidir. Bir
gecede bütün bir toplumun hafızasının silindiği, salt Latin alfabesini okuyabildiği için aydın sayılanların düşünce(sizlik)leriyle bir toplum şekillendi
maalesef. Bu bakımdan okuru suçlamak mümkün değil, lakin okurun da verili bilgi
ve kültürle yetinmesini anlamış değilim. Vaziyet bu olunca, okurun etkilenmemesi
mümkün değil. Bir yerde yeni jenerasyonu anlayabiliriz ve fakat ehl-i sanat
iddiasını güden bir kısım dedelerimiz yaşındaki zevatın zaman zaman sitemle bir
yerlerden söze dahil olmalarını anlamıyorum, anlamak da istemiyorum.
Haydar Ergülen, bir
yerde sizin için “Kendine özgü bir
sözlüğü genişletmeye çalışan bu şiir, bizi Türkçenin doğusundaki kayıp seslere
ulaştırmak gibi bir görevi de üstlenmiş. Bunu da layığıyla yerine getiriyor.”
diyor. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Tespitin bir kısmına, sözlük genişletme kısmına
katıldığımı söyleyebilirim. Lakin Türkçenin doğusundan neyi kastettiğini muğlak
bırakmış. Aslında kendi adıma ne demek istediğini anlamıyor değilim, lakin okur
Ergülen’in ne demek istediğini anlıyor mu, yahut ne denli anlıyor bu hususta
şüphelerim söz konusu. Şunu ilave etmek isterim. Türkçenin kayıp sesleri yahut sözcüklerinin
peşinde değilim. Böyle bir vazifem de niyetim de yok. Ancak Osmanlıcanın o
muhteşem, müzikalitesi yüksek, meramın ifadesine fevkalade müsaitliğini her hatırladığımda,
büyük bir hüzne gark olduğumu söyleyebilirim. Buna mukabil dolaşımdaki
Türkçenin bu anlamda son derece nakıs olduğu da hepimizin malumu. Eski
kelimelerden kasıt Osmanlıca ise, evet buna ilgi duyduğumu gizleyemem. Ve
sanırım eski yazmaya devam edeceğim.
Çevrenizde
gelişen olaylara duyarlı bir sanatçı olarak, politika şiirlerinizde yer alıyor
mu? Ya da şiirinizin başlı başına bir politik duruş sergilediğini söyleyebilir
miyiz?
Meseleye
sanat ve estetik perspektiften baktığımızda, politikanın bizatihi kendisi kaba
bir şey olarak karşımıza çıkar. Sanatkârın bu endişeyle ve duyarlılıkla
meseleye bakması bir bakıma zorunludur da. Kendi hesabıma böyle baktığımı söyleyebilirim.
Politik sanat mümkün iken politikanın
sanatı neredeyse mümkün gözükmemektedir. Bir bakıma politikaya mesafeli
sanat, denebilir ki doğasında zorunlu olarak politik ve muhalif söylemi
barındıran sanattır. Yani diyebiliriz ki politikaya bulaşmamış sanat politik ve
muhalif aksiyomlar barındıran sanattır. Bu mülahazadan olmak üzere denebilir ki
politik söylemden bağımsız sanat/şiir son derece zor ve sıkıntılıdır. Kendi
namıma ontolojik olarak sanatın politik bir zeminde neşvünema bulduğunu
düşünüyorum. Bu zeminin dışında adına sanat denilen bir şeyler varsa bunun
marazi olduğunu hesaba katacağım. Sözünü ettiğim ve sanatta karşılık bulan
politik söylem, estetize edilmiş politik söylemdir. Zira estetize edilmemiş her
ne varsa sanat adına birer ‘kabalık’tan öte bir şeye tekabül etmez. Estetize
derken sanatın fildişi kuleler, sırça saraylar yahut billur fanuslarla
kuşatılmış bir şey olduğunu söylemiyorum. Sanatın muhalif olması tam da bunun
dışında bir yerden beslenmesiyle mümkündür.
Buradan
hareketle şiirimde politikaya son derece mesafeli durmaya gayret ettiğimi
söyleyebilirim. Şiir yahut sanatta duyarlılık dediğimiz ne ise, onu hakikate
sadık kalarak ve politik çerçevede sağlamaya çalışıyorum. Hakikat ve politik olan,
yan yana yahut birlikte olur mu, şeklinde bir sual yöneltilebilir elbette.
Temiz ve adil olmak, bir bakıma hakikat ve politik olmakla iç içe geçerek sahih
bir anlam kazanmaktadır. Zira hakikate sadık kalmak, peşinen politik olmakla
eşdeğerdedir nazarımda. Bir başka husus da şu ki, geçmişe şöyle bir baktığımızda
politik ve ideolojik bellenip millî kitaplardan kovulan sanatçı/şairler
söz konusu. Melih Cevdet, Nazım Hikmet gibi kimi şairler, bu saiklerle
kitaplara alınmazken; ulus-devlet paradigmasının sözcülüğüne soyunan, bu endişe
ve reflekslerle kaba metinler ortaya koyan Milliyetçi Behçet Kemal Çağlar; yine
benzeri hissiyatları paylaşan, Kemalizmin ilkelerine şiirlerinde açıkça yer
veren ve onları savunmaktan geri durmayan, son derece ideolojik, sadık Kemalist
Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi şairler, el üstünde tutulan millî şairler olarak okullarda zihinlerimize boca edilmiştir.
Günümüz toplumunun şiire bakış
açısı… Genç bir şair olarak üretim
aşamanızı nasıl etkiliyor?
Toplumun
şiirle pek bir derdi yoktur, olmamıştır da. Zira toplum, geçmişte olduğu gibi
günümüzde de şiire pek rağbet etmez, çok da umurunda değil şiir. Şair, genelde “boş işlerle” uğraşır, toplum nazarında.
Ne gerenk var, havasında olmuştur
hep. Şiir, toplum için ilan-ı aşk
esnasında orgazm sağlıyorsa, iyidir. Münasebeti de bu kadardır. Fazla da bir
şey beklememek lazım. Şiirin hem okuru hem alıcısı her zaman az olmuştur. Böyle
de devam edecektir, belki de azalarak. Bunu bilmek aslında işimi/zi son derece
kolaylaştırıyor. Üretim aşamasında çok rahat olduğumu söylemeliyim bu anlamda.
Karşımda hesaba katarak cümlemi kuracağım büyük bir kütlenin olmaması, bir
anlamda özgürlük alanımı alabildiğine genişletiyor. Zaten herkes şair değil
midir azizim!
Son günlerde ülkemizde dil, çok tartışılır
bir konu oldu. Aynı zamanda Zaza dilinde çeviriler yapan bir şair olarak, dil
hakkında düşüncelerinizi merak ediyorum. Ne dersiniz? Bu konuyla ilgili yeni
projeleriniz var mı?
Böyle
bir konunun ve sorunun varlığı;
açıkçası kültürel, ahlakî, siyasal ve demokratik bakımdan bulunduğumuz yeri, zihinsel
ve insanî kalitemizi göstermektedir. Kemalist ideolojik kodlar ve zemin üzerine
inşa edilen üniterci ulus-devlet, kendini yasaklar üzerinden var etmiştir. Hal
böyle olunca, gelecek kaygısını da yine baskı, şiddet, asimilasyonist
politikalar güderek telafi yoluna gitmiştir. Her şeyin bir tekelden oluştuğu, yine
bu tekellerin millî olduğu bir yapıdan bahsediyorum. Tek devlet/ millet/ vatan/ bayrak/ dil/ din ve devamı… Bütün bunlar
aynı zamanda millî de olmak zorunda. Millî devlet/ coğrafya/ tarih/ dil/
matematik gibi. Dolayısıyla bütün bu tekler ve millîler orta yerde dururken, eğitimin tek ve millî olmaması
düşünülemezdi. Böyle olunca da dillerin yasaklanması, katli durumuyla karşı
karşıya kaldık. Tartışmalar da tam noktadan başlıyor. Birileri kendi dillerinin en kutsal, en kıymetli olduğuna hükmedince; mukabilinde
hayır kardeşim, herkesin dili kıymetlidir demek zorunda kaldı birileri de. Kıyametin
kopması da eşitlik ve demokrasiye görünürde itibar eden, esasında ise son
derece mesafeli; gasp yoluyla edindikleri konforu kaybetmek istemeyen jakoben,
elitist/seçkinci güruhun eşit yurttaşlığa inanmamalarından kaynaklanmaktadır.
Bu sisli, bulanık, şiddet ve çatışma ortamında yürütülen tartışmalardan ne
sonuç çıkar, kestirmek zor. Bütün bu hır
gürün, dengesizliklerin yegâne sebebi, paylaşım sorunudur aslında. Yani
Kürt eşitlikten, haklardan bahsetmez, ameleliğe ve uşaklığa devam eder; Alevî,
cemevi talebinde bulunmaz, 12 Eylül darbesi ürünü din kültürü dersine ses
çıkarmaz; dindar Müslüman kamuda başörtüsüyle çalışma talebinde bulunmaz,
çocuğuna devletin buyurduğu şekilde değil, kendi istediği gibi dini özgürlükler
çerçevesinde İslamî dersler aldırma talebini ortaya koymaz ve devletin her
dediğine emrin başüstüne der; yine komünist kendi köşesine çekilir, her şeyi
devletim bilir, komünizm lazım olursa onu da devletim getirir düşüncesine sahip
olur ise, yani her şey eski düzen devam eder, herkes varlığını Türk varlığına
armağan ederse hiçbir problem kalmaz, netekim. Ancak içinde bulunduğumuz
şartlar ve zaman diliminde kimse kendisine biçilen paya razı değil, olmamalıdır
da. Geldiğimiz noktada ya mutlak demokrasi, eşitlik ve adaletle ama hakkaniyet
çerçevesinde eşit yurttaşlar olarak beraber yaşayacağız yahut büyük felaket her
daim hazır ve nazır kapıda bizleri bekliyor ve demoklesin kılıcı misali üzerimizde
salınıyor olacak.
Dil
mezunu ve diller hakkında kafa yormuş biri olarak bağlamda şunları söylemem
mümkün. Memlekette ve dahi dünyanın herhangi bir yerinde, içinde bulunduğumuz
modern zamanın bir sonucu olarak, eğitim dili olmayan diller, ne yazık ki tehlike
altında olup bir yok oluşla karşı karşıyadırlar. Her dil kıymetlidir, buna
inanarak hareket etmek lazım. Dillerin
yaşatılması, devletlerin ve sistemlerin yaşatılmasından daha kıymetli ve
azizdir. Kimsenin dili bir başkasının dilinden ne aşağı ne yukarıdadır.
Mesele bu kadar net aslında. Yeter ki buna inanalım.
Zaza
diline gelince… Naçizane bir şeyler yapmaya çalışıyorum anadilim ile ilgili. Yetersiz,
fakat şimdilerde elimden ne geliyorsa, ona gayret ediyorum. Pek çok farklı
çalışmalar içinde olsam da ağırlıklı olarak dil ve edebiyata odaklandığımı
söyleyebilirim. Kimi zaman telif kimi zaman da çeviri şeklinde bu çalışmalarım
devam ediyor.
Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Bana
katlandığınız için ben teşekkür ederim.
*poeta non grata’dan
Evrensel Kültür, s.269 Mayıs 2014
Saturday, 3 May 2014
ŞİİR, GÜCÜN KARŞISINDA DİRENEBİLDİĞİ ÖLÇÜDE ONTOLOJİK KAYNAĞINA YAKLAŞIR*
Hasip Bingöl ile Söyleşen Nurettin Durman
* NOT: Şair Nurettin Durman'ın benimle yaptığı aşağıdaki Söyleşi, Gerçek Hayat dergisinin 10 Mart tarihli nüshasında yayımlanmıştır. Ancak söyleşinin İTALİK ve renkli olarak verdiğim son kısmı, nedenini bilemediğim tarafıma hiçbir şekilde bilgi verilmeksizin herhangi bir gerekçe gösterilmeden SANSÜRLENMİŞ olup yayımlanMAmıştır. Söyleşiden murad ettiğimiz şeyin iyi anlaşılması için, bütünlüklü olarak yayımlanması icap etmektedir.
Yeni şiir kitabın Poeta non Grata ile ilk kitabın Kayıp Tablet’teki arayışın farklı bir yere evirildiğini söyleyebilir miyiz? Ya da bir huzursuzluğun dışa vurumu demek mümkün mü? Nereden icap etti bu istenmeme…
Sözün seyr û sülukü suyun seyr û sülukü misillüdür. Zira kalpten sökün eden söz, bünyeden ve dimağdan firak edip yola revan olduğunda, bir yandan geçtiği güzergâha izini nakşederken beri yandan da yeni arayış yollarını inşa eder. Öyle ki her arayış daima bir kayıpı ima etmektedir. Doğrusu her birimizin şu salındığımız yeryüzü cehenneminde kişisel menkıbesinin ardından sürüklendiğine inanıyorum. Bilhassa bir lanetli olarak taife-i şuara, aynı zamanda kovulmuş olmanın çetin imtihanında kalbine sükûnet ve serinlik taşımanın da hesabıyla arayışına devam eder. İmtihanı çetindir; zira bir yandan Tanrı’nın kutsal kitaplarında cehennem çağrıcısı yalancı bir lanetli, bir yandan da devlete katkısı olmayan bir düşman olarak iki sürgün arasında hayatını idameye mahkûm edilmiştir. Buna karşın ehl-i şuara, belki söz iksirinin idrakinde bir seyyah olarak sözünü Tanrı’nın sözünün hemen yanı başına yazma iştiyakında bir heveskâr olma arzusundadır. Kendi namıma şedid bir heveskâr olmamaya talibim. Şedid bir heveskâr olmanın halden ziyade kale ilişkin bir vaziyet olduğunu söylemeliyim. Buna sebep daire-i imkân mertebesince mesafeli durmaya gayret ediyorum. Zira kalin hale tagallüb etmesi her ne kadar günümüzün geçer akçesi ise de, nazar-ı hakikatte muteber olan kuşkusuz aksi olandır. Ne kadar becerebildim bilemiyorum, aksi olanı kendime rehber edinmeye gayret ettim. İlk kitabım ile ikinci kitabımın yayımlanması arasında öyle pek uzun bir zaman geçtiğini söyleyemem. Soruda bahsettiğiniz arayışın farklı bir yere evirilmesine gelince…
Evet,
arayışın farklı bir yere evirilmesi için altı yıl gibi bir zaman diliminin iktifa
edeceği kanaatindeyim. Lakin bu arayışın keskin olduğunu söyleyemem. Belki daha
derinlerde, kayıp olanın izini sürerken tesadüf ettiğim vaziyetler üzerine,
güzergâhta yapmaya çalıştığım kimi değişiklikler demek lazım. Her arayış yeni
bir değişikliğe, yeni bir huzursuzluğa gebedir. Bu arayışta neyle karşılaştın,
ne buldun da istenmeyenliğe kanaat
getirdin derseniz, şunu rahatlıkla söylemek mümkün. Fark etmekten ziyade ifade
etmekle alakalı bir durum bu. Yoksa yenilerde olan ve benim yeni fark ettiğim
bir şey değil. Şöyle bir baktığımızda içinde bulunduğumuz zaman diliminde bir
yandan bireysel ötekileştirmeler bir vakıa iken, bir yandan toplumsal
inkârların, toplumsal uzaklaştırma ve ötekileştirmelerin giderek derinleştiğini,
giderek toplumların birbirini yok saydığı, hatta varlıkların ötekini yokluğu
üzerine inşa ettiği durumdan söz ediyorum. Doğrusu toplumsal istenmeme
durumları hayatımızı esir almışken, birey olarak payımıza biçilen ötekiliğe
razı olacağız çaresiz. Hele şiire kıyısından köşesinden bulaşmışsanız öteki
olmanın, istenmemenin idrakinde olmak durumundasınız. Şayet buna müdrik değilseniz,
böyle bir endişeniz yoksa iktidarların, gücün yedeğine düşmemeniz için hiçbir
neden yok. Bu söylediklerimle şiirin kutsallığı gibi bir lafügüzaf yahut şair
yüceltmesi yapmak gibi bir derdim olmadı hiçbir zaman. Böyle bir anlayışa da oldum
olası mesafeliyim. Lakin şair, yazdıkları ve söyledikleriyle gücün ve iktidarın
uykularını kaçırmıyorsa sükût etmesi daha doğru bir tavır olur. Kendi adıma,
şiirin ontolojik kaynağını gücün karşısında direnebilmesinde buluyorum. Bu
ontolojik kaygı ve huzursuzluktan hareketle yazmaya gayret ediyorum.
“Bir
Evrakın Kanar Boşluğu” şiirinizin finalinde şöyle diyorsunuz: “her yenilgi bir vadidir içimde.” Bunu derin
yaralar var’a, kırıklıklara yoruyorum. Sarih bir izahı olmalı, derim. Açıklaması
mümkün mü?
Doğrusu kırılmayı kişisel bir zemin üzerinden okumadığımı, bu manada önemsemediğimi söyleyebilirim. Böyle bir tavrı hakikat düzleminde bencillik olarak görüyorum. Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî mealen “küçük kâinat olarak insan, büyük kâinatın bir minyatürüdür. Zira insan varlığı, âlemden kat kat küçük olsa da, o büyük âlemin bütün hakikatlerini kendisinde toplamaktadır.” buyurur. Bunu önemsiyorum. Bu manada şahsın/bireyin biricikliğini son derece kıymetli buluyorum. Burada üzerinde durduğum, sıkıntılı gördüğüm husus, bireysel olanın bencilliğe evirildiği nokta. Yoksa Şeyhü’l-Ekber’in buyurduğu, insanın mikrokozmosluğu hakikatinin hilafına davranmış oluruz. Dolayısıyla yazıyı, yazmayı bu manada önemsiyorum. Yazmak dediğimiz hadise, evet kendimizden yola çıkarak başlayan bir eylem, ancak yazma eylemi her şeyden evvel ontolojik bir mesele. Ontolojik olarak yazı, küçük kâinatı aşkın büyük kâinata doğru bir yolculuktur. Bu seyr ü süluk, bireysel olanın geriye itilip müteâl ve ulvî olanın ikâmesi çabasıdır. Bu noktada yeri gelmişken İmam Âli Efendimizin şu sözünü nakletmek isterim. “Sen kendini küçük bir cisim sanırsın, ama en büyük âlem sende gizlidir.” Sanırım meseleyi özetliyor bu söz. Naçizane böyle bakmaya gayret ediyorum. Ne denli üstesinden geldin derseniz, açıkçası buna kifayet edecek bir cevabım yok. Öyle ki şu modern zamanda biten her gün, bir şekilde tortular bırakıyor, biriktiriyor kalbimizde. Buna ne derece direnebiliriz yahut kalbimizi, aklımızı ve ruhumuzu ne derece arındırabiliriz modern zamanın üzerimize boca ettiği kirlerden, bilemiyorum. Mümkün mertebe içinde bulunduğumuz zamanın kirli hesaplarından, şiddetinden uzak durmak. Bütün hesabım buna ilişkin. Evet, çağın tuzaklarına mesafeli durmanın bir neticesi olarak, kimi zaman derin bir keder, kırıklıklar oluyor tabii. Bundan kaçamayız sanırım. Zamanla geçer nasılsa, diyorum. Geçiyor da nitekim.
“Ziyan”
olan çok şey var hayatta. “Artık kabaran
deniz değilsin”/ “Tuhaf şeyler oluyor”
dünyamızda. Bütün bunlar haliyle çağrışımlara götürüyor insanı. Kim/lerin
hayatları acılar içinde geçiyor. Ziyan olanı biraz daha açar mısın?
***
Tuesday, 25 February 2014
Şiire Bulaşmak Peşinen Ötekiliğe Razı Olmaktır
POETA NON GRATA
HA: Uzun bir aradan sonra ikinci şiir kitabınız çıktı. Şiir serüveninizde değişen bir şey var mı, ya da söyle: düne göre bir değişiklik söz konusu mu?
hb: Doğrusu yazma işi benim için rutin bir mesele değil, olmadı da. Yazma işine ontolojik bir yerden bakmaya gayret ediyorum. Zaten şiir doğası gereği ontolojik bir şeye tekabül etmez mi? Şiir, bir miktar ilham, bilgi ve çabadan mürekkep bir hikmet halidir nazarımda. Hâli ve hakikati mündemiç bir hikmet. Buradan bakınca, aradan geçen süre çok da bir anlam ifade etmiyor artık. Zaten siz de fark etmiyorsunuz, hatta edemiyorsunuz. Onun için geçen zamana değil, ne yazdığıma, nasıl yazdığıma ve yazdıklarımın, zerre de olsa, bir şeye deva niteliği taşıyıp taşımadığına bakarım. Bunu ziyadesiyle önemserim. Şiire böyle bir yerden bakmaya gayret ediyorum. Bugün derdi, kederi, meseleyi şiir dediğimiz enstrümanla dışa vuruyorum. Kim bilir belki yarınlarda bir başka enstrümanı kullanacağım. Buradan hareketle ifade etmek gerekirse, şiir serüvenimde öyle her şeyi tersyüz edecek bir kırılma yahut değişiklik olmadı. İlk kitaptaki şiirler, belki bir miktar daha örtük, sakınımlı bir dille söylenmiş iken, yeni kitapta bu örtünün bir miktar kenarından köşesinden sıyrıldığı ve dış dünyanın anlamsallığına göz kırptığı söylenebilir. Kimi zaman günahlarımızı yüzümüze karşı ima eden bir ayna gibi. Yani bir değişiklik olarak denebilir ki, yeni kitabın politik aurası mahiyet bakımında daha kapsamlı.
HA: Poeta Non Grata (İstenmeyen Şair) ne demek, biraz açar mısınız? Bu bireysel olarak bir ötekiliğe mi işaret diyor, içtimai bir şeye mi yoksa daha derinlerde başka bir şeye mi işaret ediyorsunuz?
hb: Şair, yazdıklarıyla zaten kovulmuş bir lanetli değil mi? Platon’un devletinden kovduğu, kutsal kitapların cehennem çağrıcısı bir yalancı olarak lanetlediği kişiden bahsediyoruz. Bunlar bir yana, içinde yaşadığımız zaman diliminde bireysel ötekileştirmelerden ziyade toplumların birbirini ötekileştirdiği, yok saydığı, varlığını bir başkasının yokluğu üzerine inşa ettiği bir zamandan ve durumdan bahsediyorum. Hal böyle olunca şiire bulaşmak peşinen ötekiliğe razı olmaktır. Bütün mesele bu “ötekiliğin” bilincinde olmaktır. Bu endişeyle yazmıyorsanız, iktidarların, erkin yedeğine düşmeme ihtimaliniz yok zaten. Şair sözü erki rahatsız etmiyor, onun uykusunu kaçırmıyorsa bir şeyler tuhaf gidiyor, bir yerlerde marazilik söz konusudur. Şayet resmî olanın dışından geliyor, hatta ona cebren dâhil ediliyor ve bir iddia olarak onun üzerine çıkmayı yazdıklarınız ima ediyor ve söylüyorsanız, istenmeyen olmaya hazırsınız demektir. Bunu hatırda tutarak yazmaya gayret ediyorum.
HA: Şiir kitaplarının çıkma aralığı yani iki kitap arası zaman, buna doğal zaman da demek mümkün, genelde 2-3 hadi bilemedin 3-4 yıl olur. Ancak Kayıp Tablet’in çıkış tarihi Şubat 2007, yeni kitap Mart 2013. Altı (6) yıl geçmiş ve 7. yıldan gün alınmış. Nedir bu gecikmenin sebebi?
hb: Son yıllarda şiir kitabı yayımlamanın bir takvime bağlandığı simülasyonu söz konusu zannımca. Şayet bir PR çalışması içindeyseniz, evet, bu takvimi ıskalamamalısınız. Zira, unutmak ve harcanmak gibi bir durumla karşı karşıyasınızdır demek. Bu durumda bir hesap kitap içine girmeniz gerekir. Ancak unutmamamız gereken bir şey varsa o da şiirin hesaba kitaba gelmediği. Kendi adıma şiire ilişkin hiçbir hesabın kitabın içinde olmadım. Belki de bundandır gecikmenin sebebi. E, bir miktarda yayınevlerinin şiire olan ilgisini de eklemeliyim.
Söyleşen: Hüseyin AKIN
http://kacakyolcu.com/istenmeyen-sair-konustu-siire-bulasmak-pesinen-otekilige-razi-olmaktir/
Sunday, 16 February 2014
AŞK GÖMÜLÜ DEFİNE: VÎS Û RÂMÎN
Dost olsun, düşman olsun sözünü söyle
Herkes dinlesin “iyidir” desin
‘Vîs û Râmîn’
Romanın hayatımıza dâhil olması yahut bizim romana teveccüh etmemizle geri plana ittiğimiz, ancak edebiyat geleneği içinde son derece önemli yer işgal eden, ‘anlatılan hikâye’ ve ‘anlatımı’ bakımından klasik dönem tasnifi içinde, genel kabul olarak, modern edebiyat türlerinden ‘roman’a karşılık gelen ‘mesnevî’ genel/popüler okur nezdinde rağbet görmese de edebiyat geleneği içinde kıymeti halen mahfuzdur. Mesnevî, salt edebiyat geleneği açısından değil, aynı zamanda yazıldığı dilin ait olduğu gelenek hatta bütün bir kültür hakkında müracaat edilen bir hüviyeti haizdir. Gelenek içinde ‘gazel’ ve/ya ‘kaside’ daha ziyade ön plana çıkmış olsalar da, muhteva bakımından mesnevî daha fazla ilgi görmüş, diyebiliriz. Bu ilgi bizce gazel ve kasidenin ‘bireysel’ olanı merkeze alan anlayışına mukabil, mesnevînin daha geniş muhteva yelpazesine sahip olup bir anlamda ‘toplumsal’ olanı merkeze almasından ileri gelmektedir. Zira pek çok mesnevînin konusu toplumun hafızasında yer eden, dilden dile aktarılan ve kültürün kopmaz parçaları haline gelen ‘halk hikâyeleri’ne dayanmaktadır. Bu durum, mesnevînin içinde ‘üretildiği’ toplum tarafından karşılık bulmasını sağlamıştır.
İRAN'IN İLK MESNEVİLERİNDEN
İran edebiyatının bir türü olarak neşvünema bulan mesnevî, buradan diğer toplumların edebiyatına geçmiştir. Mesnevî geleneği bakımından son derece zengin olan İran edebiyatında ilk mesnevîlerden biri de -belki de en eski- Vîs û Râmîn’dir. Söz konusu mesnevî, yakın zamanda Prof. Mehmet Kanar tarafından Farsçadan Türkçeye manzum olarak tercüme edildi ve Ayrıntı Yayınları tarafından Vîs İle Râmîn adıyla yayımlandı. İran edebiyatının mutlu sonla biten, aşkı konu alan trajik halk hikâyelerinden oluşan Vîs û Râmîn, XI. yy’da İranlı şair Fahreddîn Es’ad-i Gorgânî (öl.1054) tarafından aruzun hezec bahrinin Mefâîlün mefâîlün feûlün kalıbıyla Pehlevî dilinden Farsçaya nazmedilerek çevrilmiş bir mesnevidir. Lakin Vîs û Râmîn hikâyesinin ilkin Eşkânî dilinde yazıldığı, ardından Sâsâsanîler döneminde Pehlevî diline çevrildiği kuvvetle muhtemeldir.
Hikâyede, Şah Mûbed’in karısı Mervli Vîs ile Şah’ın kardeşi şehzâde Râmîn’in aşkı dile getirilmekte. Büyük maceralara sahne olan dillere destan Vîs û Râmîn aşkı, mutlu sonla bitse de bu ‘mutluluk’ kısa sürer. Zira bir müddet sonra Vîs ölecek ve Râmîn de kendini ülkesinin yönetimine adayacaktır. Beşeri aşkın dile getirildiği, konunun son derece cesurca işlendiği Vîs û Râmîn, bu yönüyle gerçek bir hikâye olmaktan uzak, kahramanlarının muhayyel olduğu tahmin edilmektedir. Gorgânî bu mesnevîsiyle başta Nizâmî ve Mevlânâ olmak üzere kendinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir.
Osmanlı dilinde bilinen tek Vîs û Râmîn çevirisi Lami’î Çelebi (1472- 1532)’ye aittir. Ancak Çelebi, eseri çevirirken hikâyedeki Zerdüştî inancına ait umdeleri, batıl anlayışları, gayr-ı İslâmî unsurları çıkarır. Çelebi, hikâyeye eklemeler yaparak kahramanları mutlak doğruya, ideal olana götüren ‘şeyh’ler yerleştirir. Zerdüştîlikle ilgili kısımları çıkarıp mesneviye tasavvufî bir hava veren Çelebî, hikâyenin başında Zerdüşt olarak tanıttığı Veyse’yi (Vîs) sona doğru Müslümanlaştırır. Mehmet Kanar ise çeviriyi İranlı Profesör Mucteba Minovî tarafından Farsça yayımlanan eser üzerinden yaptığı notunu düşer. Ancak Kanar’ın büyük emekler ve zaman harcayarak yaptığı çeviride de Çelebi’de olduğu gibi hikâyenin İslâmileştirildiği görülmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Profesör Minovî de bu aşk hikâyesini, Vîs û Râmîn’i tıpkı Lamiî Çelebî gibi İslâmileştirmiştir.
Hikâyede, Şah Mûbed’in karısı Mervli Vîs ile Şah’ın kardeşi şehzâde Râmîn’in aşkı dile getirilmekte. Büyük maceralara sahne olan dillere destan Vîs û Râmîn aşkı, mutlu sonla bitse de bu ‘mutluluk’ kısa sürer. Zira bir müddet sonra Vîs ölecek ve Râmîn de kendini ülkesinin yönetimine adayacaktır. Beşeri aşkın dile getirildiği, konunun son derece cesurca işlendiği Vîs û Râmîn, bu yönüyle gerçek bir hikâye olmaktan uzak, kahramanlarının muhayyel olduğu tahmin edilmektedir. Gorgânî bu mesnevîsiyle başta Nizâmî ve Mevlânâ olmak üzere kendinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir.
Osmanlı dilinde bilinen tek Vîs û Râmîn çevirisi Lami’î Çelebi (1472- 1532)’ye aittir. Ancak Çelebi, eseri çevirirken hikâyedeki Zerdüştî inancına ait umdeleri, batıl anlayışları, gayr-ı İslâmî unsurları çıkarır. Çelebi, hikâyeye eklemeler yaparak kahramanları mutlak doğruya, ideal olana götüren ‘şeyh’ler yerleştirir. Zerdüştîlikle ilgili kısımları çıkarıp mesneviye tasavvufî bir hava veren Çelebî, hikâyenin başında Zerdüşt olarak tanıttığı Veyse’yi (Vîs) sona doğru Müslümanlaştırır. Mehmet Kanar ise çeviriyi İranlı Profesör Mucteba Minovî tarafından Farsça yayımlanan eser üzerinden yaptığı notunu düşer. Ancak Kanar’ın büyük emekler ve zaman harcayarak yaptığı çeviride de Çelebi’de olduğu gibi hikâyenin İslâmileştirildiği görülmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Profesör Minovî de bu aşk hikâyesini, Vîs û Râmîn’i tıpkı Lamiî Çelebî gibi İslâmileştirmiştir.
14 Şubat 2014
Akşam KİTAP eki
http://www.aksam.com.tr/ekler/kitap/ask-gomulu-define/haber-284545
http://www.aksam.com.tr/ekler/kitap/ask-gomulu-define/haber-284545
Subscribe to:
Posts (Atom)
-
[ Yılmaz Güney'in UMUT'u üzerine yazdığım deneme] Hasip Bingöl Utkular alkışlar içinde ölmeye Mis kokular biriktirenle...
-
Hasip Bingöl Dost olsun, düşman olsun sözünü söyle Herkes dinlesin “iyidir” desin ‘Vîs û Râmîn’ Romanın hayatımıza ...
-
RESMİ HİZMETE MAHSUS ÇOCUKLUĞUM Uzaktan gören herkesin fısıldadığı cümleydi. Bir ağaç neden bir dağın gövdesine oturur, saçlarıyla ok...





